 |
nagix
maraşlı genç
Para Puan: 13010
|
 |
Üye No: 80
Katılım: Nov 2007
Mesajlar: 1,950
Grup: Süper Moderator
 |
|
|
|
Teşekkürleri 10
116 Konusunda 77 Teşekkür
LeVeL: 36
Enerji: 0 / 890
Kudret: 650 / 2,799
Deneyim: 61%
|
en büyük genel kültür arşivi-bak bak bitmez
Alyuvarlar Nedir?
Kanın onda dokuzundan fazlası alyuvarları kapsar .Bunlar öylesine küçüktür ki,büyükçe bir damla kanda 250 milyon dan fazla alyuvar vardır. Alyuvarlar disk biçiminde olup, kenarları dışa doğru kabarıktır. Alyuvarlarda "emoglobin" diye tanımlanan bir öz (cevher) bulunur. Emoglobin, demir bileşiği bir maddedir. Ciğerlerden gelen oksijenle çok iyi birleşir. Alyuvarların görevi oksijeni vücudun bütün kısımlarına taşımak,orada bulunan hücrelere ulaşarak onlara oksijen sağlamaktır.
Emoglobin oksijenle birleşince iyice kırmızılaşır. Bir kesikten akan kanın daima kırmızı olması, havanın oksijeniyle birleşen emoglobin nedeniyledir.Alyuvarlar sadece elli ile yetmiş gün arasında yaşarlar.Devamlı olarak yenilenmeleri,yani yerlerini yenilerinin alması gereklidir. Bir kemiğin iç yapısındaki kırmızımsı dokunun,kırmızı kan hücreleri dolayısıyla olduğunu öğrenmiştik. Bazı kemiklerin iliğinde de kırmızı hücreler oluşur.
Alyuvar eksikliği çeken bir kimsede "anemi" olduğu söylenir. Genellikle halsiz ve incedir. Çünkü vücut hücreleri, yeterince oksijen alamaz. Anemi hastalıkları, hasta kişinin besin maddelerinde "demiri bol" şeylerin arttırılmasıyla tedavi edilirler.
Görüldüğü gibi,alyuvarlar vücut sağlığı bakımından son derece önemli bir unsur niteliğindedirler.
Anestezi Nedir?
Genel anlamda anestezi,ameliyat,ya da herhangi bir cerrahı müdahale öncesi, insan ve hayvanların vücudunun bütününde veya belirli bir kesimindeki duyunun (hissin) yok edilmesi demektir.
Bunların dışında bir de kendiliğinden, bazı nedenler dolayısıyla olan anestezi hali varsa da, konumuzun dışında kalmaktadır. Özel ve belirli bir amaçla uygulanan anestezi iki çeşittir :
1 - Genel anestezi:Bu tür anestezide,hastanın acı,ağrı duymaması için uygulanan şey, vücudun bütünündeki duyuyu geçici bir süre için yok eder. Kullanılan anestezi maddesi, sinir sisteminin bütününü etkiler. Halk arasında bu tür anestezi "uyutma" diye tanımlanır.
2 - Lokal (yerel-mevziî) anestezi: Vücudun sadece müdahale edilecek bölgesinde geçici bir duyusuzluk (hissizlik) yaratır. O bölgede acı duyulması önlenmiş olur.
Anestezide ana amaç,acının kontrol altına alınmasıdır. İnsanlar,çok eski tarihlerden beri bu alanda bazı uygulamalar yapmışlardır. M. S. birinci yüzyılda yazılmış olan bir tıp kitabında, "uyutucu" bazı ilaçlardan söz edilmiştir. Doğu'da aynı uygulamanın bu tarihten önce de yapıldığını güvenilir kaynaklardan biliyoruz. Belirli bazı otlar,gazlar,yağlar,hatta hipnotizma (ipnotizma),geçmişte yaygın ölçüde anestezi uygulamaları olarak kullanılmıştır.
Modern anestetikler (kloroform,nitrik asiteter ve etileni kullanılmadan önce bütün ameliyatlar hastaya dayanılmaz acı verir,dolayısıyla ameliyatın iyileştirici etkisine karşı bir dayanıksızlığa sebep olurdu. Modern cerrahî, ancak acının azaltılması,hastanın sükûn ve dayanıklılığının sağlanabilme-sinden sonra yüksek oranda başarılı sonuçlar vermiştir.
Daha yukarda değinmiş olduğumuz gibi, anestetik maddelerin çoğu gazdır. Bunu koklayarak soluyan hasta, geçici bir süre için bilincini kaybeder. Başka türlü söylemek gerekirse kendinden geçer. Ayrıca, kan dolaşımına enjekte edilen (iğneyle verilen) anestetik maddeler de vardır. Özellikle "lokal -yerel" anestezi, ameliyat edilecek uzuva ve çevresine bu bölgedeki duyuyu geçici bir süre için öldürecek ilaçların enjeksiyonuyla yapılır.
Lokal-yerel anestetik olan kullanılan ilaçların en önemlileri, kokain, novakain, morfin gibi maddelerdir. Bir hastaya anestezi uygulanmasında dikkat edilecek en önemli husus, hastanın vücudunun (kalbinin, ciğerlerinin, sinir sisteminin, vs.) durumunu, tepkilerini önceden kontrol etmektir.
Arşimet Kimdir?
Bundan 2000 yılı aşkın bir süre önce, eski Yunanistan Via Siraküze şehrinde bir bilim adamı,herkese açık genel bir hamamda suyla dolu banyo küvetine girmişti. Arkasına yaslanıp da, suyun banyo küvetinin yanlarından dışarı aktığını görünce aklında parlak bir fikir kıvılcımlandı.
-Evreka,evreka,diye bağırarak küvetten fırladı.Bir hamam havlusuna sarındı ve doğru evine koştu.
Bilim tarihine geçen bu banyo olayındaki adam, "evreka, evreka"yani "buldum,buldum" diye sokaklarda koşan ünlü Yunan bilgini, Arşimet�ten başkası değildi.
Arşimet'in küvetteki suyu gözlerken farkına vardığı gerçek, bu olguyla bulduğu şey,uzun süreden beri üzerinde çalıştığı, cevap aradığı bir sorunla ilgiliydi. Yunan Kralı Hiero , saray kuyumcusuna yeni bir taç hazırlamasını emretmişti . Bunu yapması için de belirli miktarda altın verilmişti. Kral, kuyumcunun altının bir kısmını çaldığından ve onun yerine daha ucuz olan gümüş kullandığından şüpheleniyordu. Saray bilgini Arşimet'ten de gerçeği ortaya çıkarmasını istemişti.
Arşimet.madenlerin değişik ağırlıkları olduğunu biliyordu. Küçük bir altın küpü,boyutları aynı olan gümüş bir küpten daha ağırdı. Altından tacı eritip boyutları belirli bir tüp kalıbına dökebilir ve bunun ağırlığını aynı boyutlarda gümüş bir küpün ağırlığıyla kıyaslayabilirdi. Fakat bu durumda taç bozulacaktı. Onun için başka bir çare bulması gerekiyordu.
Banyo yaparken farkına vardığı gerçek şuydu Küvete girdiği zaman,küvette bulunan suyun seviyesi yükselmişti. Başka türlü söylemek gerekirse, vücudunun ağırlığı (kitlesi),belirli miktarda bir su kitlesinin yerini almıştı.
Bunun üzerine hemen evine koşup bazı deneyler yaptı.Çok geçmeden, değişik maddelerin aynı miktar suyun yerini almadığını gördü. Altın gümüşten ağır olduğu için, saf altından yapılmış bir küp, saf gümüşten yapılmış bir küpten daha küçüktü. Arşimet, altın küpün gümüş küpten daha az suyun yerini aldığını gördü.
Tacın yapısında gümüş olup olmadığını bulmak için bu ilkeden yararlanmayı düşündü. Bir su kabına, tacın ağırlığına eşit miktarda altın,başka bir kaba gene tacın ağırlığına eşit miktarda gümüş,üçüncü bir kaba da tacın kendini koydu.Yaptığı deneyde, tacın altından daha fazla ve gümüşten daha az su kitlesiyle yer değiştirdiğini ortaya yıkardı.
Bu sonuca göre, taç sırf altın veya sırf gümüşten yapılmamıştı. Bunların karışımından yapılmıştı. Arşimet'in buluşuyla, kralın kuyumcusu sadece işinden değil hayatından da oldu.
Arşimet böylelikle kralın derdini halletmişti ama,deneylerine son vermedi. Katı maddelerin bünyesine ilişkin en önemli bilgileri,bir kapta yer değiştirdikleri su miktarını ölçerek, bundan vardığı sonuçlarla ortaya koydu. "Arşimet Kanunu" diye tanımlanan bu ilke,aradan yirmi yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bilim adamları tarafından yapılan bazı hesaplamalarda hâlâ güvenle uygulanmaktadır.
C) çağdaki filozofların ve matematikçilerin çoğu,düşüncelerini kuramsal (teorik) olarak ortaya koymakla yetinirlerdi. Bunların doğruluğunu ispatlamak çabasına girişmezlerdi.Arşimet, çalışmalarını ve vardığı sonuçların doğruluğunu deneyle re dayandırıyordu.
Arşimet'in,çok büyük ağırlıkları çok küçük bir çabayla hareket ettirebilen bir makine yaptığı da ona ilişkin söylentiler arasındadır. Söylentiye göre, Arşimet bu makinenin kasnaklarından geçirilen,bir ucu yüklü bir gemiye bağlı bir zincirin öteki ucunu Kral Hiero'ya uzatmıştı. Kral Hiero da zinciri çekmiş ve büyük bir şaşkınlıkla koca geminin hareket ettiğini görmüştü.
Bir süre sonra, Romalılar Siraküze şehrini kuşatmışlardı. Yunanlılar, Roma gemilerine karşı Arşimet'in bu makinesinden yararlandılar. Büyük kancalarını, kıskaç görünüşündeki kollarını denize doğru indiren ve Roma gemilerini böylece kavrayıp havaya kaldıran makine,onları kayalıkların üzerine atarak parçalanmalarını sağlıyordu. Arşimet'in bir başka uygulaması da,dev büyüteçlerle Roma gemilerinin üzerine güneş ışığını düşürmesi ve gemileri yakmasıydı.Bilim tarihinde ölümsüz yeri olan Arşimet, matematik ve geometri konusunda çok değerli eserler yazmıştır.
İsa'dan önce 212 yılında Romalılar nihayet Siraküze şehrine girmişler, Roma ordusunun komutanı Marcellus,bu büyük bilim adamına dokunulmamasını emretmişti. Pazar yerinde toprağa çizdiği bir daireyle ilgili hesaplar yapan büyük bilim adamı sarhoş bir Romalı asker tarafından öldürüldü.
Ateş Nedir?
Yanmanın bilimsel adı "ateşlenme" dir. Ateşlenmenin değişik türleri vardır. Fakat genellikle çok basit sayılabilecek bir olay meydana gelmektedir. Ateşlenme, havadaki oksijenin "yanabilecek" nitelikte bir maddeyle birleşmesinin sonucudur.
Bu tepki ısı üretir. İşlem çok süratli olmuşsa, alevleri görürüz. Ya da yoğun bir kızarıklığın oluştuğunu fark ederiz. Bir patlamada olduğu gibi, ateşlenmenin kendini hissederiz. Ağaç veya kağıt oksijenle birleştiğinde, kaçınılmaz bir şekilde alevler meydana gelir. Fakat otomobillerimizin motorunda da bir "ateşlenme", içten bir yanma olur. Burada,benzin havadan alınan oksijenle yanar.
Otomobil motorunda yanma işlemi öylesine hızlıdır ki, buna "patlama" diyebiliriz. Buna karşılık, çok yavaş tempolu, farkına varmamız için yılların geçmesi gereken "yanma" 1ar vardır. Sözgelimi bir demir paslandığı zaman, aslında çok yavaş bir yanma söz konusudur.
Yavaş bir yanma olduğunda, bunun sonucu ısı havaya Kaçamadığı zaman, sıcaklık aktif yanmanın başladığı bir ısı derecesine ulaşır. Bu da "kendiliğinden ateşlenme" diye tanımlanır. Kapalı bir yerde bırakılmış petrollü paçavra yığınlarını düşünelim. Petrol yavaş yavaş oksitlenme veya yanma sonucu bir sıcaklık meydana getirir. Bu sıcaklık dışarıya sız amaya cağından, paçavraların alev alabileceği bir dereceye kadar yükselir. Ateşlenme için varlığı gerekli olan oksijen.tabiatta en yaygın ölçüde bulunan elemandır. Çevremizi kuşatan havada yaklaşık olarak % 21 oksijen vardır. Bu oksijen, yanma işlemi için her zaman hazır durumdadır.
Herhangi bir madde ne kadar "yanıcı" olursa olsun,yanma işleminin gerçekleşmesi için oksijen gereklidir. Aynı şekilde, yanma işleminin gerçekleşmesi bakımından bazı maddeler de oksijen kadar gereklidir. Bu maddeler "yanıcı" diye tanımlanır. Belirli yanıcı maddeler, ateşlenme-yanma işleminde "yakıt" olarak kullanılır. Ağaç (tahta, odun),kömür,petrol,benzin, belirli gazlar, en belirli yakıt maddeleridir.
Ateşlenme (yanma) esnasında,havadaki oksijenin iki atomu, yakıt maddenin bir karbon atomuyla birleşir. "Karbondioksit" diye tanımlanan yeni bir maddenin molekülünü meydana getirir.
Nitekim vücudumuzda ısı ve enerji meydana getirmek için olan yanma işlemi sonucu üreyen karbondioksit, verdiğimiz solukla havaya gitmektedir.
Atomu Kim Keşfetti?
Eski Yunanlılar,bütün maddelerin atomlardan oluştuğuna inanırlardı. Gerçekte, Yunanca asıllı "atom" kelimesi "bölünemez" anlamına geliyordu. Yunanlılara göre, herhangi bir madde ne kadar bölünürse bölünsün (NOT:burada, bölünmekle "parçalanmak",daha ufak parçalara ayrışmak kastedilmektedir), sonunda hiç bölünemeyecek bir zerresi ortaya çıkacaktı.Bu en ufak ve daha öteye bölünemez zerre de "atom"du.
Yunanlıların bu inancına rağmen, atomu onların keşfettiğini söyleyemeyiz. Her şeyden önce, Yunanlıların bu konudaki inancı bilimsel olmaktan uzaktı. Bilimsel deney ve gözlemlere dayanmıyor,onlarla desteklenmiyordu.
Bildiğimiz anlamda atom,bilimsel gözlemler, kuramlar sonucu öğrenilmiştir. 19. yüzyılın başlangıcına kadar, maddenin ve cevherinin (özünün)yapısı hakkında sadece filozofların öğretileri vardı. Sonra John Dalton adında bir İngiliz kimyacı ve matematikçi,ilk kez bilimsel atom kuramından (teorisinden) söz etti. Yıl 1803 de
John Dalton dikkatli bir deneyciydi.Çeşitli gazlardan aldığı örnekleri tarttı ve ağırlıklarının farklı olduğunu gördü. Gazların da, katı cisimler ve sıvılar gibi inanılmaz küçüklükte zerreciklerden oluştuğunu keşfetti. Bu küçük zerrecikleri "atom" diye adlandırdı. Dalton değişik elemanların atomlarının değişik özelliklerde ve farklı ağırlıklara sahip olduğunu açıkladığı zaman, atomla ilgili açıklama ve çalışmalar bilimsel bir nitelik kazanmış sayılırdı.
Buna rağmen,bir atomun tam anlamıyla ne olduğu ve fonksiyonları hâlâ gereğince açıklanmamıştı. Hemen hemen yüz yıl sonra,Ernest Rutherford adındaki başka bir İngiliz,güneş sistemine benzer, onunla kıyaslanabilecek bir tanımlama yaptı. Merkezde pozitif elektrik yüklü bir çekirdek (nükleus) ve bunun çevresinde yer almış olan negatif elektrik yüklü elektronlara ilişkin açıklamalarda bulundu.
Bugün,bilim adamları atomun elektronlar,protonlar,nötronlar,positronlar,nötrinonlar,mesonlar ve hiperonlardan meydana geldiğine inanmaktadırlar. Gerçekte, atomun göbeğinde 20 den fazla ayrı zerrecik bulmuşlardır. Gene de,atomun her şeyi izah edebilecek,buna yardımcı olacak bir tek tam resminin bulunmadığını özellikle belirtelim.
Eınsteın Kimdir?
Hayatlarını, çalışmalarını,buluş ve eserlerini okuyup öğrendiğiniz bilim adamlarının çoğu,mikroskoplar, teleskoplar , bir takım makineler ya da laboratuar aletleriyle çalışmışlardır. Sorunlarını çözmek,düşüncelerini,tasarılarını,fikirlerini gerçekleştirip uygulamak için deneyler yapmışlardır.
Albert Einstein (Aynştayn)başka tür bir bilim adamıdır. İcatlarını, buluşlarını laboratuarda değil, kafasının içinde,aklında yapan kuramsal (teorisyen) bir fizikçidir.Aynştayn, teorilerini ispatlamak için deneyler yapmak gereğini duymamıştır. Bütün dehasını,yeteneklerini,fikirlerini geliştirmek karşısına aldığı soru ve sorunları cevaplayıp çözümlemek , düşüncelerini matematik formüllerine dönüştürmek, böylece ortaya koymak yolunda harcamıştır.
Aynştayn�ın bazı teorileri, bu teorilerin ileri sürüldüğü , ortaya konulduğu zamanın çok ilerisindedir.Öyle ki,söz konusu teorilerin uygulamaya dökülebilmesi için, bilimsel araç ve gereçlerin daha gelişmiş, daha mükemmellerinin icat edileceği zamana kadar uzun yılların geçmesi gerekmişti. Bu teorilerden birinde hiç kimsenin görmemiş olduğu belirli bir yıldızın varlığı öne sürülüyordu. Bir başka teori, evrende bulunan bütün maddelerin en küçük parçası,bölünmez cüzü olarak kabul edilen atomla ilgiliydi. Gerçekte atomun daha küçük zerreciklerden oluştuğu açıklanıyordu. Nitekim her iki teorinin de doğru olduğu ispatlanmıştır.
Albert Aynştayn,dünyaya,insanlığa,evrenin kanunlarının açıklanmasında yardımcı ve yararlı olan sayısız yeni matematiksel formül vermiştir. Işık, enerji, hareket, yerçekimi, uzay ve zaman gibi esrarengiz kavramlar konusunda, bunların anlaşılması,çözümlenmesi bakımından,dünyaya Aynştayn kadar yararlı olmuş bir kimse daha yoktur.
Aynştayn, Almanya'da küçük bir şehir olan Ulm'da doğmuştu. Babasının küçük bir elektrik aletleri fabrikasına sahip olduğu Münih şehrinin varoşlarında (dış, kenar mahallelerinde)yetişti. Çocukken.ilerde nasıl bir adam olacağının en ufak belirtilerine sahip değildi. Öğretmenleri onu �donuk,zihni tersine işleyen" bir çocuk diye tanımlıyorlardı.
Gerçekte Aynştayn son derece zekiydi.12 yaşındayken kendi kendine geometri öğrenmişti.
ATOM BOMBASININ TEMEL FORMÜLÜ
2. Dünya Savaşı'na kesin son sağlayan atom bombası, Aynştayn'ın 1905 yılında ortaya koyduğu bir gerçeğin ürünüdür. Eskiden bir maddenin yaratılamayacağı ve yok edilemeyeceği kuramı geçerliyken, Aynştayn maddenin enerjiye ,enerjinin de maddeye dönüşebileceğini ileri sürmüştür.
E =enerji M= kitle C=ışığın hızı
olarak kabul edildiğinde,bu gerçeği
E=MC2
formülü ile ortaya koymuştur.
Babası fabrikada çalışması için zorladı.Fakat Aynştayn öğrenimine devam etmek arzusundaydı. Özellikle matematik ve fizikle ilgileniyordu.
Bir fizik öğretmeni olmağa karar verdi. İsviçre'de Zürih şehrine gitti. Orada Politeknik Akademisi'ne girdi. İyi dereceyle mezun oldu. Öğrenimini tamamlarken,sonradan eşi olacak Mileva Mareç adında bir öğrenciyle de tanışmıştı.
Okulu bitirdikten sonra fizik öğretmeni olarak uygun bir iş bulamadı. Özel dersler veriyordu ama el ine, geçen para azdı. Ancak o da güçlükle boğazına yetiyordu. 1902 yılında, İsviçre Patent Ofisinde memur oldu. İşin parası azdı ama kolaydı. Çok az vaktini alıyor, asıl ilgilendiği şeylerle meşgul olabilmesi için bol zamanı kalıyordu.
Bundan sonraki üç yılın her dakikasını,zaman ve uzay konusunda yeni matematiksel açıklamalar getirecek bazı formüller üzerinde harcadı. 1905 yılında henüz 26 yaşındayken, kendine dünya ölçüsünde ün kazandıracak olan "İzafiyetin Özel Teorisi" isimli eserini bastırdı. Bazı bilim adamları,bu eseri "dünya tarihinde en önemli belge" diye tanımışlardır.
Aynştayn'ın İzafiyet Teorisi, bilim adamı arkadaşları arasında pek coşkuyla karşılanmadı. Bunun nedeni, onların kendi çalışma ve eserlerindeki nice yanlış ve yanıltının ortaya dökülmesiydi. 1912 de karşı tavır silindi.Herkes onun büyüklüğünü kabul etti. Teorisi çok karmaşıktı. Fakat matematikçilerin ve fizikçilerin uzun yıllardan beri bocaladıkları,çözümleyemedikleri sayısız sorunu cevaplandırıyordu.
İsviçre Patent Dairesindeki silik,belirsiz katip,dünya çapında ün kazanmıştı. Avrupa üniversitelerinde dersler vermeğe çağrıldı. Profesörlerden biri "yeni bir Kopernik doğmuştur" dedi. 1914 yılında, Berlin Üniversitesinde fizik profesörü oldu. Orada, Nobel Armağanını kazandığı 1921'e kadar dokuz yıl kaldı.
1933 yılında ansızın bütün hayatı yön değiştirdi. Adolf Hitler adında hırslı,kana susamış bir çılgın, Almanya'da diktatör olmuştu.Hitler ve omuzdaşları,"üstün Cermen ırkı" saplantısıyla Yahudilere karşıydılar. Aynştayn Hitler'e ve Nazilerin zorbalıklarına, zulümlerine karşı bir tavır takındı. Hitler de onun evini yıktırdı, malına mülküne el koydu.Tutuklanması için büyük paralar vaat etti. Dünyanın onurlandırdığı Aynştayn,yersiz,yurtsuz bir mülteci durumuna düşmüştü. Sonra Amerika'dan çağrıldı. 1933 yılında Princeton'a geldi. 22 yıl orada yaşadı. 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına geçti.
1945 yılında 2. Dünya Savaşını sonuçlandıran atom bombası Amerikalılar tarafından atıldığı zaman,Aynştayn bilimin ölüm ve yıkımlar amacıyla kullanılmasından büyük üzüntüye kapıldı. Bütün uluslara bir çağrıda bulundu.Barışçı bir dünya devletinin kurulmasını istedi. 1955 de öldüğü zaman 76 yaşındaydı.
Atom Enerjisi Nedir?
Atomik enerji atomdan elde edilen enerjidir.Her atom kendi bünyesinde bir enerjiye sahiptir.Bu enerji,bir atomun parçalarını bir arada tutar. Dolayısıyla, atomik enerjide bir atomun çekirdeği enerjinin kaynağıdır. Atom parçalandığı zaman bu enerji serbest kalacaktır.
Gerçekte atomla enerji sağlamanın iki yolu vardır. Bunlardan biri "fission /birleştirme",öteki ise "flssion/bölme " diye tanımlanır. "Birleştirme" reaksiyonu gerçekleştiğinde iki atom bir tek atom teşkil edecek yapıdadır.Atomların birleşmesi.Isı formunda çok büyük miktarda bir enerjinin serbest kalması sonucunu verir. Güneş tarafından yayılan enerjinin çoğu, güneşte meydana gelen "fission" işleminin sonucudur.Atomik enerji sağlamanın bir başka şekli, "fission/bölünme" işlemidir. Bir atom ikiye bölündüğü zaman bu işlem olmuştur. Bu reaksiyon, atomların nötron gibi atomik cüzlerle (zerreciklerle) bombardımana tutulması sonucu yapılır.
Nötronlarla bombardıman edilen bir atomun mutlaka bölünmesi beklenemez. Aslında atomların çoğunu parçalayamayız.Buna karşılık, uranyum ve plütonium atomları uygun şartlarda daima parçalanır.
"U-235" diye tanımlanan bir tür uranyum ( ki " uranyum izotopu" diye bilinir),nötronlarla bombardıman edildiğinde iki parçaya ayrışacaktır. Bunun verdiği enerji ne kadardır tahmin edebilir misiniz ?
Yaklaşık olarak 1 kilo kömürün yandığı zaman verdiği enerjinin bir milyon kat fazlasıdır. Bu yüzden, küçük bir uranyum parçası kocaman bir geminin,bir uçağın hareketini sağlayabilir. Bir jeneratörü çalıştırabilir.
Görüldüğü gibi, atomik enerji insanın geleceği için eşi benzeri bulunmaz bir güç kaynağıdır.
Bir Atomun Büyüklüğü Ne Kadardır?
Her şeyden önce,söze bugün atom hakkında bildiklerimizin yarına değişebileceğini belirterek başlayalım. Atom parçalama (ayrıştırma) makinelerinin yapılmasıyla,bilim atom konusunda devamlı olarak yeni yeni şeyler öğreniyor.
Ne gariptir ki, Yunanca asıllı atom kelimesinin karşılığı "bölünemez,parçalanamaz" anlamına gelmektedir.Bundan kolaylıkla anlaşılacağı gibi, eski Yunanlılar atomu maddenin en küçük parçası diye kabul etmekteydiler.
Oysa,günümüzde atomun çekirdeğinde 20 den fazla muhtelif zerrecik bulunduğu öğrenilmiştir.Bilim adamları, atomun elektronlar, protonlar, nötronlar, positronlar,nötrinolar,mesonlar ve hiperonlardan oluşan bir yapıya sahip bulunduğuna inanıyorlar. Elektronlar, çok küçük negatif elektrik yükü taşıyan zerreciklerdir. Proton ise,elektrondan 1836kere ağır olup pozitif elektrikle yüklüdür. Buna karşılık, nötron daha ağırdır. Fakat herhangi bir elektrik yükü taşımaz. Positron, yaklaşık olarak elektron büyüklüğündedir ve pozitif elektrik yükü taşır. Nötrino,bir elektronun iki binde biri kadardır. Elektrik yükü yoktur. Mesonlar, pozitif veya negatif elektrik yüklü olabilir. Hiperonlar protonlardan daha büyüktür. Ancak, bunların nasıl bir arada bulunduğu veya elektrikle yüklü oluşu bizler için hala meçhuldür. Bilinen şey,bu atomların elemanları meydana getirdiği ve birbirlerinden farklı olduğudur. Farklılıklarının belirgin gerçeği, ağırlıklarıdır . Dolayısıyla, elemanlar atomik ağırlıklarına göre gruplandırılırlar. Sözgelimi hidrojenin atomik ağırlığı "l",demirinki ise "55"dir. Bunun anlamı, demirin atomunun hidrojen atomundan 55 kez daha ağır olduğudur.
Gene de bu ağırlıklar son derece küçüktür. Hidrojenin bir tek atomu,bir gramın milyonlarca kere milyonda biridir.Bunu başka bir örnekle de belirtebiliriz.Bir gram. hidrojende bulunan atom sayısı, 6 sayısını izleyen 23 sıfırlı rakamla belirtilecektir.
Bir hidrojen atomu,çapı yaklaşık olarak 65 metreye varacak kadar büyütüldüğü zaman, yüksekliği 15 katlı bir yapıya eşit olacaktır. Aynı atomun elektronu,aşağı yukarı bir toplu iğne başı büyüklüğünü bulacaktır. Bu atomun protonu ise ancak mikroskopla görülebilir.
Cam Nasıl Keşfedildi?
Pencerelerimizden güneşin girmesini, dışarının görüşebilmesini sağlayan, sofralarımızda bardak, su şişesi yapısında bulunan, daha bir çok yerlerde kullanılan camın tarihi çok gerilere kadar uzanmaktadır.
Ancak camın ilk olarak ne zaman ve nerede yapıldığına ilişkin kesin bir fikrimiz yok. Camın yapımında temel maddeler olarak kullanılan kum, soda külü (veya potas) ve kireç, yüksek ısıda birlikte eritilir. Bu maddeler dünyanın çok yerinde fazla miktarda bulunabileceği için, cam yapımı da söz konusu çevrelerdeki ülkelerden herhangi birinde keşfedilmiş olabilir.
Bazı kaynaklara göre,bu keşfin onuru eski Fenikelilere verilmektedir. Sözde bir geminin mürettebatı, Suriye'deki bir nehrin ağzında karaya çıkmış. Yemek pişirmek için hazırlık yaptıklarında,kaplarını desteklemek, üzerine oturtmak için taş bulamamışlar. Geminin ambarındaki-bir cins sodyum bileşimi olan-güherç ile kalıplarından yararlanmayı düşünmüşler.
Ateş güherçileyi eritmiş,çevredeki kumla karışan eriyik sodyum bileşiği, sıvı cam halinde akmağa başlamış.
Bu söylenti ne ölçüde doğrudur, gerçeğe uyarlığı nedir kesinlikle bilemeyiz. Fakat Suriye'nin cam yapımının eski kaynaklarından biri, belki de birincisi olduğu gerçektir. Ticaret konusunda ünü dünyayı tutmuş Fenikeliler, Akdeniz çevresindeki bütün ülkelere camdan yapılmış şeyler satarlardı.
İlk çağlarda cam yapıldığı bilinen bir başka ülke de Mısırdır. Orijini İsa'dan 7000 yıl önceye kadar uzanan eski Mısır mezarlarında, cam boncuklar ve süs eşyaları bulunmuştur.Ancak,bunların Sıriye'den gelmiş olması da düşünülebilir.
Bildiğimiz kadarıyla İsa�dan 1500 yıl önce Mısırlılar kendi camlarını yapıyorlardı.
Mısırlılar dövülüp ufalanmış kuvartz taşlarını kumla karıştırır ve camın rengini değiştirirlerdi. Zamanla,bu karışıma kobalt,bakır ya da manganez katmayı da öğrenmişlerdi Böylelikle, canlı mavi, yeşil veya mor renklerde camlar elde edebiliyorlardı.
İsa'dan önce 1200 yıllarından sonra,Mısırlılar cama şekil vermeyi de öğrendiler. Fakat boruyla üflenerek camın şekillendirilmesi, Hıristiyanlığın ilk dönemlerine ait bir uygulamadır.
Eski Romalıların da cam yapımı konusunda hayli usta oldukları bilinmektedir. Romalılar camdan dekor ve süsleme unsuru olarak büyük ölçüde yararlanmışlar, duvar kaplamaları için ince cam panolar (ilkel vitray taslakları) bile yapmışlardı.
Hıristiyanlık döneminde,cam artık pencerelerde kullanılmaya başlamıştı. Üzerinde tarihi yazılı en eski cam, M Ö. 1551 -1527 yıllarında yaşayan Firavun Amenhotep'e ait iri bir boncuktur. Bu boncuk şimdi, İngiltere�de Cboford müzesindedir.
Dikiş Makinasını Kim İcat Etti?
Dikiş bütün insanlık için öylesine önemli bir şeydi ki, bu alanda pratik kolaylıklar ve seri yapım sağlayacak bir makinenin icadı kaçınılmaz bir sonuçtu. İşte bu noktada, dikiş makinesinin kimin tarafından icat edildiği sorusu karşımıza çıkmaktadır.
Dikiş makinesinin icadının tarihçesi, gerçekten tam anlamıyla trajiktir. İlk dikiş makinesi Thomas Saint adında bir İngiliz tarafından icat edilmiştir. 1790 yılında, Thomas Saint daha ziyade deri üzerinde çalışmak amacıyla tasarlanmış bir makinenin patentini (buluş ruhsatını) aldı. Fakat hiç kullanılmayan bu makine, mucidine en ufak bir yarar sağlamadı.
Daha sonra 1830 yılında, Barthelemy Thimmonier adındaki yoksul bir Fransız terzisi, modern makinelere daha çok benzeyen bir dikiş makinesi icat etti. Bu makine Fransa'da kullanıldı. Ancak, el dikişiyle geçinen kalabalık topluluklar işlerini kaybetmek korkusuna kapıldılar.Makinelerin yapıldığı atölyeleri bastılar. Yerle bir ettiler. Thimmonier tam bir yoksulluk içinde öldü.
Hemen hemen aynı tarihte, New York'ta Walter Hunt adında bir adam, kan camsı, eğri bir iğneyle çalışan bir dikiş makinesi icat etmişti. Bu iğnenin ucunda bir delik vardı. İpliğin ilmiği bu delikten geçiyordu. Fakat Walter Hunt makinesi için patent almamak hatasını işledi.
Böylece 1851 yılı gelip çattı. New York'un ünlü eğlence merkezi Broadway'deki "Orpheum" Tiyatrosunda yeni sahnelenecek bir operanın kostümleri hazırlanıyordu. Kostümleri hazırlamakla görevli iki dikişçi kız, üzüntünün ağır bastığı bir telaş içindeydiler. Başrolü oynayacak sopranonun kostümü, oyunun başlamasına iki saat kaldığı halde yetiştirilememişti. O esnada, orta boylu, esmer bir adam ilgililerin yanına geldi ve kostümü "yarım saat sonra" getireceğini söyledi. Nitekim bu sözünü gerçekleştirdi de.
Orta boylu, esmer adamın adı İsaac Singer'di. Amerika'ya Hollanda'dan göç etmişti. Mekanik işlere büyük merakı vardı. Önceleri küçük bir atölye açmış, sonra işini genişleterek Boston'da bir fabrika kurmuştu. Halen, elinde kendi tarafından tasarlanıp yapılmış bir dikiş makinesi vardı. İsaac Singer,kendi yapımı dikiş makinesi için patent de almıştı. Fakat Elias Howe adında bir başkası ortaya çıkarak, İsaac Singer'i kendi buluşunu çalmakla suçladı. Avukatı George Bliss'in aracılığıyla büyük bir tazminat istedi.
Böylece açılan mahkeme tam üç yıl sürdü.Sonunda mesele anlaşıldı. Howe'un elindeki makine,on iki yıl önce tanımış olduğu Walter Hunt'a aitti. Walter Hunt,kendi buluşu olan makinenin planını Elias Howe'a vermişti. Daha önce de belirttiğimiz gibi.Hunt'ın makinesi mekikliydi. Oysa İsaac Singer'inki tamamen farklı, geliştirilmiş bir dikiş makinesiydi.
Duruşmalar sonunda,davayı İsaac Singer kazandı. Günümüzde en yaygın ölçüde kullanılan dikiş makineleri de onun adını taşımaktadır.
Dinamit Nedir?
Dinamit Nedir?
1846 yılında, Ascanio Sobrero adında bir İtalyan kimyacısı, gliserini sülfirik asit ve nitrik asitle karıştırarak,"nitrogliserin" adını verdiği, sıvı halinde son derece etkili ve tehlikeli bir patlayıcı madde yapmıştı. Bu sıvı patlayıcı ve en ufak sarsıntıya karşı çok duyarlı olduğundan,taşınması ve kullanılması son derece sakıncalıydı.
Alfred Nobel adında İsveçli bir kimyacı,nitrogliserin'i belirli ölçüde tehlikesiz kılmanın yolunu ancak yirmi yıl sonra buldu. Düşüncesini uygulayarak, nitrogliserini, "İdeseiguhr " denilen bir tür kumlu toprakla karıştırdı ve buna " dinamit" adını verdi. Dinamit deyimi, Yunanca "güç,kuvvet" anlamına "dynamis "kelimesinden geliyordu. Daha sonraları, söz konusu kumlu toprak yerine talaş,un,magnezi ve sodyum karbonat kullanıldı.Böylece, nitrogliserinin daha az duyarlı ve tehlikeli olması sağlanmıştı.
Esas (temel)unsurlarının karışımıyla meydana gelen dinamit,hamur halinde plastik gibi,camcı macununu andıran bir görünüş alır. Sonra çapı yaklaşık olarak 5 santim, uzunluğu 20 santim olan çubuklar haline getirilir. Her çubuk su geçirmez kağıtla sarılır. Su geçirmez kağıt aynı zamanda parafine batırılmıştır. Yol ve büyük binaların yapımında,barajlar için, tüneller açmak amacıyla delinmez, aşılmaz kayalıkların havaya uçurulmasında kullanılan dinamit, bu tür uygulamalarda insanlık için çok yararlıdır. Ancak, kötü, yıkıcı,öldürücü amaçlarla da kullanılır.
Alfred Nobel, buluşunun karşılığında milyonlara sahip olmuş, buna rağmen,dinamitin kötü ve ölümcül amaçlarla kullanılması ihtimalini hiçbir zaman aklından silememişti. Bunun savaşlarda öldürücü bir silah niteliğiyle kullanılabileceğinin farkındaydı, insanlığı daha barışçı bir yolda yürümeğe sevk etmek için,servetiyle "Nobel Armağanı" denilen uluslararası bir kurum tasarladı. Bu kurumun denetimi İsveç Hükümetinin elinde olacaktı. Her yıl çeşitli konularda ve dallarda (tıp, matematik, fizik, edebiyat, politika ve diplomasi gibi ) insanlığa en yararlı olduğu kabul edilen ve özel bir kurul tarafından seçilen kimseler, o konuda veya dalda "Nobel Armağanı"nı alacaklardı.
Dinamo Nedir?
İngiliz fizik bilgini Michael Faraday, 1831 yılında yaptığı bir deney esnasında,bakır tel türünden bir iletkeni bir mıknatıs yakınında hareket ettirmekle elektrik akımı meydana getirilebileceğini keşfetmişti. Bilim dilinde "jeneratör" diye tanımlanan "dinamo"nun temel çalışma ilkesi, işte bu keşfe dayanmaktadır.
Basit ve kısa bir tanımlamayla ,dinamo mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren makinedir. Teknoloji çağının en büyük unsuru olan elektrik akımı çoğunlukla dinamolar ta rafından sağlanır.
Dinamolar kullanıldıkları amaçlara göre değişik boyarlarda olabilir. Bir otomobilde gerekli elektrik akımını sağlayacak dinamoyla, büyük bir şehrin elektrik ihtiyacını karşılayan dinamonun aynı boyutlarda olmayacağı tabii bir şeydir.
Dinamolar iki türdür. Bu türlerden biri "doğru akım",tekiyse "alternatif akım" meydana getirir.
Hangi amaçla kullanılırsa kullanılsın, bir dinamo temelde iki kısımdan meydana gelir:
1 - Duraç (Stator bobin)
2 - Döneç (Döner bobin)
Doğru akım verecek dinamolarda ayrıca bir kollektör ve madeni fırçalar bulunmaktadır. Dinamolarda kuvvetli bir manyetik alana ihtiyaç olduğu için,bunu oluşturacak elektrik mıknatısı kullanılır. Buna karşılık, "manyeto" denilen küçük dinamolar sabit mıknatıs kullanılarak çalışır.
Endüstri alanında kullanılan dinamolar,büyük enerji meydana getirmek zorundadırlar. Dolayısıyla, bunlarda dört,altı, sekiz,yerine göre daha fazla kutup kullanılır. Bu tür dinamolarda, döneçler bir merkez (bir eksen) çevresinde birleştirilmiş ayrı bobinler yapısındadır. Alternatif akım sağlayan dinamolar (alternatörler),döneçleri bakımından değişiklik gösterirler. Bu tür dinamolarda,döneçler genellikle her manyetik alan için iki,üç bobin ihtiva eder. Söz konusu bobinler, birbirleriyle ayrı bir "endükleme" devresi meydana getirecek şekilde birleştirilmiştir. Bobin sayısına göre, iki ya da üç alternatif akım meydana getirirler. Bu nedenle de, alternatif a kim sayısına göre "iki fazlı" veya "üç fazlı" alternatörler olarak tanımlanırlar.
Dinamoların kullanılış alanı çok yaygındır. Bunlara aynı zamanda "jeneratör" denilmesinin nedeni, mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürmek suretiyle elektrik akımı yaratmalarıdır. "Jeneratör" de "meydana getirici " anlamına kullanılan bir deyimdir.
Dizel Motorunu Kim Buldu?
Bazı taşıt araçları, yol ve yapı makineleri söz konusu olduğunda, bunlarla beraber Dizel motorunun adı da anılır. Bunun nedeni, sözü edilen taşıt aracının, yol veya yapı makinesinin Dizel motoruyla çalışmasıdır. Başka türlü söylemek gerekirse, Dizel motoru bu araçların ve makinelerin hareketini,çalışmasını sağlayan güç kaynağıdır. Dizel motoru sadece taşıt araçlarında,yol ve yapı makinelerinde kullanılmakla kalmaz. Kuvvet santrallerinde,büyük yolcu gemilerinde,trenleri çeken lokomotiflerde,fabrikalarda da kullanılmaktadır.
Dizel motoru da,aslında benzin motorları gibi içten patlamalıdır. Söz konusu patlama,bir silindirin içindeki yakıtın yanmasıyla olur. Patlamayla oluşan gazlar silindirin içindeki bir pistonu harekete getirir. Yani ısı enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.
Yukarda değinmiş olduğumuz gibi, modern teknolojide Dizel motorunun uygulandığı yerler, bunlardan yararlanılan teknik çalışma alanları saymakla tükenmez.Kuvvet santrallerinde Dizel ayarında iş veren diğer motorlar,cıva buharı ve gaz türbinleridir. Buna karşılık, cıva buharı ve gaz türbinlerinin, ağırlıkları çok fazla,taşınmaları son derece güçtür.
Bütün bunları belirttikten sonra,insanın aklında belirli bir sorunun sivrilmesi tabii bir şeydir. Dizel adı nereden gelmiştir? Bu motoru icat eden kimdir?Gerçekte,her iki sorunun cevabı aynıdır. Dizel motoru, 1858 yılında Paris'te doğan ve Alman asıllı bir ailenin çocuğu olan Rudolph Diesel tarafından icat edilmiştir. Dolayısıyla, bu motor " Dizel motoru " diye tanımlanır.1858 ve 1870 yılları arasında Paris'te yaşayan,burada okula giden Rudolph Diesel,1870 de Fransa ile Almanya arasında çıkan savaş nedeniyle İngiltere'ye göç etmek zorunda kalmıştı. Sonra Münih�teki Teknik Kolej'de okudu. 21 yaşındayken mühendis olarak bu koleji bitirdi.
Kolejdeyken,öğretmeni termodinamik profesörü ünlü Von Linde idi. Von Linde, havayı sıvı haline dönüştüren ilk bilim adamı olarak tanınır. Profesör Von Linde derslerinden birinde buhar makinesinin düşük randımanından söz ettiği zaman, Dizel'in aklında daha mükemmel bir motoru gerçekleştirmek fikri doğmuştu. Böyle bir motorun pratik yönden daha büyük ölçüde yararlar sağlayacağını matematik olarak ispatlamış , 1893 yılında da bu tür bir motor yapmıştı.Motoru çalıştırmağa kalkıştığında, ilk patlamayla motor tahrip oldu.Fakat kompresyonla (sıkıştırmayla) ateşlemeli motorun çalışacağını ispat etmişti.
1897 yılında başarıyla çalışan ilk Dizel motorunu yaptı.Dünya ölçüsünde ilgi ve hayranlık yarattı.Rudolph Diesel,buluşu olan motor sayesinde büyük bir servet kazanmıştı. Gittiği her yerde saygıyla karşılanıyor, onurlandırılıyordu.
29 Eylül 1913 tarihinde, Antwerp'ten hareketle Manş'ı geçecek olan (Dresden) gemisine bindi. Londra'ya gidiyordu. Yıldızlı,açık bir geceydi. Deniz alabildiğine durgundu. Ertesi sabah (Dresden) rıhtıma yaklaştığı zaman, Dr. Rudolph Diesel'in kaybolduğu fark edildi. Yatağı bozulmamıştı. Gece boyunca onu gören kimse yoktu. Yolcular ve gemi mürettebatı arasında, Rudolph Diesel'in akıbeti konusunda yararlı bilgi verebilecek bir kişi çıkmadı.
Bunu izleyen bir yıl boyunca, Dr. Diesel'in kayboluşu hakkında çeşitli fikirler, tahminler,ihtimaller ileri sürüldü. Bazı kimseler öldüğüne inanmaktaydılar. 1914 de Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle,bu büyük mucit de unutuldu.
O tarihten sonra sadece Dizel motorunun adı anıldı.Fakat bu motoru icat eden insanı herkes unutmuştu.
Elektriği Kim Buldu?
Gerçekten ilginç bir konu ve merak kaynağı olan elektrik, aslı bilinmeksizin binlerce yıl insanı meşgul etmiştir. Bugün bile elektriğin tam anlamıyla ne olduğunu kesinkes biliyoruz sayılamaz.
Günümüzde kesinlikle bilinen, maddenin elektrikle yüklü çok küçük zerrecikleri ihtiva ettiğidir. Bu çıkış noktasından şekillenen kurama (teoriye) göre, elektrik, elektronların ya da elektrik yükü taşıyan öteki zerreciklerin hareketli bir akışıdır.
"Elektrik" deyimi, Yunanca "elektron"dan gelmektedir.Bunun anlamını mı merak ediyorsunuz ? Yunanca "elektron" kelimesi, bildiğimiz "amber" karşılığıdır. Açıklamadan da anlaşılacağı gibi, İsa'dan 600 yıl önce, Yunanlılar bir yere devamlı olarak sürtüştürülen, böylece kızan amberin ,mantar ve kağıt parçaları türünden hafif maddeleri çekebilme yeteneğini biliyorlardı.Buna rağmen,1672 yılına kadar bu konuda kayda değer bir gelişme olduğu söylenemez. 1672 yılında, Otto von Guericke adında bir adam,elini hızla dönen bir sülfür (kükürt) kürenin karşısına tutarak, daha güçlü elektrik üretti.
1729 yılında ise, Stephen Gray,bazı maddelerin (örneğin metaller) bir yerden başka bir yere elektrik ilettiklerini keşfetti. Bu tür maddeler "kondüktör-iletken" diye tanımlandılar. Cam,kükürt,amber,balmumu gibi diğer bazı maddelerde elektriği taşımıyor,bir yerden bir yere iletmiyorlardı.Bunlara genel olarak "yalıtkan" adı verildi.
Aynı doğrultuda son derece önemli bir başka adım, 1733 yılında du Fay adında bir Fransızın negatif ve pozitif elektrik yüklerini bulması olmuştur. Du Fay, negatif ve pozitif şarjların (elektrik yüklerinin),iki ayrı tür elektrik olduğunu sanmıştı.
Gene de, elektriğin gerçeğe en yakın tanımlamasını yapan Benjamin Franklin'dir. Benjamin Franklin'in fikrine göre, tabiattaki bütün maddelerin bünyesinde "elektriksel bir akış" vardı. Belirli iki madde arasındaki sürtünme, bu akıştan bir kısmının, miktar bakımından fazlalık meydana getirecek şekilde öteki maddeye geçmesine sebep oluyordu. Bugün, bu akışın negatif yüklü elektronlardan oluştuğunu söyleyebiliyoruz.
Elektrik konusunda en önemli gelişmelerin, 1800 yılında Alessandro Volta tarafından ilk pilin (bataryanın ) keşfiyle başladığı tartışma kabul etmeyen bir gerçektir.Söz konusu batarya, ilk devamlı ve güvenilir elektrik kaynağı olmak niteliğiyle, öteki buluşlar ve uygulamalar yolunda dünyaya kılavuzluk etmiştir.
Elektronik Beyin Nedir?
Bağım büyük ölçüde yararlandığımız robotların çoğu elektronik beyinli olup,bunlar (komputer) diye tanımlanırlar Yapı ve fonksiyonlarında elektronik beyinleri temel unsur olduğundan, daha genel bir şekilde "elektronik beyin " adıyla anılırlar.
Computer) kelimesinin sözlükte karşılığına bakacak olursanız,matematik problemleri çözen bir makine" anlamına geldiğini görürsünüz. Elektronik beyin veya komputer "düşünen makine", ya da düşünen robot" diye isimlendirilse de, bu tanımlama yanlıştır. Aslında hiç bir makinenin düşünemeyeceği tabii bir şeydir.
Masa üzerinde kullanılabilecek küçük boyutlulardan,bir oda büyüklüğündekilere kadar,elektronik beyinler değişik yapıda olabilirler. Bunlar, çok karmaşık matematiksel problemlerin çözümünde,uzaya atılan uyduların yörüngelerini hesaplamakta, balistik roketlerin atılmasında,yükseklerdeki hava şartlarının tespit edilerek fırtınalara karşı hazırlıklı olmak bakımından kullanılırlar.
Bir elektronik beyinin birkaç saat içinde çözümleyeceği bazı matematik problemler, aynı şeyi kağıt kalemle yapmağa kalkışan bir insanı hayatı boyunca meşgul edebilir.
Bundan yüz yılı aşkın bir süre önce,Charles Babbage adında bir İngiliz matematikçisi,"analitik-çözümleyici" bir makine tasarlamıştı. Ancak, tasarının gerçekleştirilmesi için, gerekli mekanik parçaların olmayışı,teknik yetersizlik, bu fikrin uygulamaya dökülmesine meydan vermedi. 1936 yılında .Profesör Howard Aiken adında genç bir Harvard Profesörü, Doktor Charles Babbage'in notlarını okumuştu. Aynı fikrin gerçekleştirilebileceğini düşündü. Yardımcılarıyla beraber, 1944 yılında gerçek anlamıyla çalışır durumda ilk elektronik beyini ortaya koydu.
İki yıl sonra, tamamen elektronik ve genel kullanışlar için uygun,ENİAK adı verilen ilk elektronik beyin yapıldı. ENIAK, bugünkü elektronik beyinlerin hepsinin büyükbabası sayılabilir. ÜNİVAK, MANİAK, ÜNİKALL, MİNİVAK, SEAK ve BİZMAK gibi daha nice elektronik beyinler, ENİAK'ın torunlarıdır.
Günümüzde kullanılan elektronik beyinler iki türdür:
l - Analog komputerler
2 - Dijital komputerler
Analog komputerler (elektronik beyinler), problem çözümleyecek yapıdadır.Genellikle,belirli bir problemi veya özel bir gurup problemi çözümleyecek şekilde tasarlanıp yapılmışlardır. Cevaplar, taksimatlı bir skala üzerinde kaydedilir.
Dijital komputer (elektronik beyin)ise, daha yaygın ölçüde kullanılmaktadır. Daha değişik türde iş yapar. Dijital komputerler ölçmez,sadece sayarlar. Zaten isimleri de,iki elimizin on parmağını esas tutan ve "parmak" kelimesi anlamına "digit-dijit" den kaynaklanmıştır.
İki elimizde yirmi,oniki veya altı değil de on parmak olduğundan, saymaların çoğunda 0,1,2,3,4,5,6,7, 8 ve 9 üzerinden "ondalık" sistem esas tutulmuştur. En ilkel ve basit dijital komputer de.parmaklarımızdır.Nitekim onlardan yararlanarak basit saymalar, hesaplamalar yaparız.
En Hızlı Tren Nerededir ?
1904 yılında, "Truro Şehri" diye isimlendirilen ve Plymouth ile Bristol arasında çalışan bir İngiliz buharlı lokomotifi saatte 164 kilometre sürat yaparak rekor kırmıştı. Şimdiye kadar bir buharlı lokomotifin yaptığı en büyük sürat, 1938 yılında ünlü "Mallard" lokomotifinin kaydetmiş olduğu saatte 203 kilometre hızdır.
Öteki tip trenler daha da hızlı gidebilirler. 1903 yılında denemeye çıkan elektrikli bir Alman lokomotifi saatte 209 kilometre hızla yol almıştı. Bir Fransız lokomotifi 1955 yılında saatte 330 kilometre hızla rekor kırdı. Halen bu rekor aşılamamıştır. Fakat alelade trenlerin hızı da giderek artmaktadır. Japonya'da "Tokkaido Hattı" diye tanımlanan özel bir hatta çalışan trenler saatte 1.61 kilometre hızla gitmektedirler. İngiltere'de ise saatte 241 kilometre hızla yol yapacak yeni bir demiryolu servisi tasarlanmaktadır.
Helikopteri Kim İcat Etti?
Basit ve kısa tanımlamayla ,helikopter döner kanatları olan, dikine havalanabilen ve havada belirli bir noktada hareketsiz kalabilen bir uçaktır. Ayrıca yan yan ve geriye doğru da uçabilir.
Aslında yakın tarihlerde icat edilmiş olmasına rağmen,bu tür bir uçakla ilgili fikirlerin geçmişi hayli eski zamanlara kadar uzanmaktadır. Nitekim 16. yüz yılda, Venedikli büyük sanatçı-bilim adamı Leonarda da Vinci helikopterin temel ilkeleri konusunda ciddi çalışmalar yapmıştır. Fakat 16. yüzyıl teknolojisinin yetersizliği, ne yazık ki onun fikir ve tasarılarının gerçekleşmesine imkan vermemişti.
18. yüzyılda Paucton, adale gücüyle çalıştırılan ilkel bir uçak taslağı üzerinde uğraştı. Onu izleyen Launoy,güç kaynağı olarak yaylı bir iticiden yararlanmayı düşündü.
Sonraki yüzyılın bitimine yakın,Sör George Cayley adında ki bir İngiliz, aynı esasa dayanan güç kaynağım daha geliştirdi. Deneme yaptığı model,yerden 30 metreye kadar yükselebildi. Ayrıca,buhar gücüyle çalışan başka bir modeli de tasarlıyordu.
l9.yüzyılda,birçok mucitler buhar gücünden yararlanmayı düşündüler. Mortimer Nelson adında Amerikalı bir bilim adamı, dörder bıçaklı iki rotor taşıyan bir uçak tasarısını gerçekleştirdi. Bu modelde,ileriye doğru,öne hareketi sağlayan bir pervane de burna oturtulmuştu. Gövdenin üzerinde, uçağın düşmesi halinde açılıp paraşüt görevini yapacak bir kumaş kaplıydı. Nelson, sanki kristal bir küreye bakarak gelecekteki paraşütü görmüştü.
Thomas Edison da bu konuya ciddi bir ilgiyle eğildi. Helikopterde elektrik gücünden yararlanmayı düşünüyordu.20 yüzyılın başında, Maurice Leger, Monaco'da iki pervaneli bir helikopter yaptıysa da,bu helikopter havalanamayıp yerde kaldı.
1907 yılında,Fransız Breguet,300 kiloyu geçen dikdörtgen biçimli bir helikopterle 4,5 metre yükseklikte 20-22 metre kadar uçtu.
Avrupa ve Amerika'da yapılan sayısız nice helikopter modeli, pratik olarak en ufak bir değer taşımamalarına rağmen, deneysel yönden hayli yararlı oldular. Bu sıralarda Rusya'da İgor Sikorsky adında bir genç gerçek anlamıyla helikopter yapmanın ve bunu uçurabilmenin rüyasını kuruyordu.1908 yılında, babasını ikna ederek Paris'e gitti. Orada,bu konuya ilişkin olarak bilmediği şeyleri öğrenmek için zorlu bir çabaya çirişti. Rusya'ya dönünce, yerden havalanamayan bir helikopter yaptı. Bundan sonra yaptığı ikinci model havalandı ama, pilotsuz olarak. Sikorsky rüyasından vazgeçti ve sabit kanatlı uçak alanında çalışmalara koyuldu. 1917 yılında Rus Devrimi olduğu zaman, ülkesinin ünlü bir uçak mühendisiydi ve henüz 27 yaşındaydı.
1918'de Rusya'yı terk etti. Bir yıl sonra tamamen meteliksiz ve tek tanıdığı olmaksızın New York'taydı.
Aralarında ünlü piyanist Sergei Rachmaninoff da bulunan bazı Rus göçmenleri,para yönünden onu desteklediler.Connecticutda Stratford'da yerleşip işe başlamasına yetecek kadar sermaye sağladılar.
Sikorsky S-29'larını böylelikle gerçekleştirebildi. Pan Amerikan Havayollarının Atlantik ve Pasifik Okyanusları aşırı seferler için kullandığı dört motorlu Flying Clippers (Uçan Tekneler)de.Sikorsky'nin daha sonraki çalışmalarının ürünüdür.
Bu tür çalışmalarına rağmen, Sikorsky helikopter yapmak rüyasını tam anlamıyla terk etmemişti.Gerçekten başarılı büyük uçak projelerini gerçekleştirdiği yıllar boyunca, bir yandan da helikopter konusunda çalışıyordu. En sonunda,onun için asıl güçlü sorun olan şeyin cevabını, çözüm yolunu buldu. Bu sorun,büyük rotor tarafından meydana getirilen kıvrılma etkisiydi. Bu tür uçağın kapaklanması durumu söz konusuydu. Sikorsky, yaptığı yeni modelin kuyruğuna enlemesine bir pervane yerleştirdi.
Bu pervane,ana rotorun yarattığının tersine bir etki sağlıyordu.
Öteki genç mucitler de Sikorsky'i izlediler.Stanley Hiller, henüz yirmi yaşına varmadan,ünlü Hiller-Copter'in tasarısını ortaya koydu. Arthur Young,daha lisedeyken,başarılı Bell helikopterinin gerçekleştirilmesi yolunda denemeler yapıyordu.
Ağır helikopterler iki türdür: sabit kanatlı ve döner kanatlı. Döner kanatlıların biri de Autogiro olup, modern helikopterin gelişmesi bakımından büyük ölçüde etki göstermiştir.
Hipokrat Kimdir?
Bir hekimin (doktor) oğlu olan Hipokrat,belirli bir tarihten beri tıp ilminin babası sayılmakta,böylece anılmaktadır. Tıp fakültelerini bitirip meslek hayatına atılacak olan doktorların , "meslek hayatında belirli kurallara uyacaklarına,bundan şaşmayacaklarına ,insan hayatını her şeyden üstün tutacaklarına" ilişkin yeminleri bile "Hipokrat Yemini" diye tanımlanır.
Hipokrat M. Ö. 460 yılında, Ege'deki Cos adasında doğmuştu. Eski Yunanlıların, insan vücudunun parçalanarak bilimsel inceleme ve çalışmalara konu olmasına, yani "teşrih" ilmine kötü gözle bakmalarına rağmen, Hipokrat anatomi çalışmalarını o çağa göre hayli yüksek bir düzeye ulaştırmıştı. Yardımcılarının da elbirliğiyle,devri için gerçekten şaşırtıcı sayılabilecek yargılara, sonuçlara varmıştı.
Her şeyden önce,hastalıklara ilişkin batıl inançlara karşı çıktı. İnsan vücudundaki hastalıkların tabiat kanunlarıyla ilişkilerini belirtti. Ona göre, hastalıkların nedeni iki gurupta sınıflandırılabilirdi:
1 - Mevsim ve iklimle ilgili nedenler
2 - Kişisel (besin sisteminin düzensizliği,yetersizliği, hareketsizlik vs. gibi nedenler.)
Hipokrat,her şeyden evvel düzenli beslenmeğe önem veriyordu. Bu bakımdan sıkı, eksiksiz bir düzenin uygulanmasının şart olduğu inancındaydı. İlaçlardan ve kan alınmasından ziyade ,beslenme konusunda duruyordu. Fakat gerçekten etkili ve yararlı ilaçlar hazırlamaktan da geri kalmamıştı.
Bilindiği kadarıyla, tıp öğrenimini babasından sağlamıştı. Ünlü Demokritus'dan da felsefe dersleri almıştı. Bir süre gezip dolaştıktan sonra, doğduğu yer olan Cos adasına dönüp yerleşti. Denemelerini, çalışmalarını orada sürdürdü.
Hipokrat hakkında en güvenilir bilgi kaynakları, iki çağdaşının (Eflatun ve Aristo) yazılı belgeleriyle, Hipokrat Külliyatı'dır. Söz konusu külliyat,bizzat Hipokrat'ın,çalışmalarıyla, üzerine eğildiği konularla ilgili olarak kaleme aldığı yazılardan meydana gelmiştir. Bu koleksiyonun en ilginç bölümlerinden biri "Baştaki Yaralar Üzerine" adını taşır. Hipokrat'ın bu bölümde anlattığı bazı ameliyatlar,bugün beyin cerrahisi alanındaki uygulamalardan pek farklı değildir.
Hipokrat'ın ölüm tarihi de kesinlikle bilinmeyip,85 ile 110 yaş arasında öldüğü tahmin edilmektedir.
İlk Denizaltı Ne Zaman Yapıldı?
İnsanoğlu havada uçmak gibi,denizlerin altında yol almayı da asırlar boyu düşünegelmiş,bu rüyayı gerçekleştirmek için bir çok deneyler yapmıştır.
Bugünkü anlamı ile ilk denizaltı'yı gerçekleştirme şerefi, Hollandalı fizikçi Cornelius Van Drebbel'e aittir.Drebbel,1620 yılında tek kişilik ve elle çalışan bir denizaltı yapmayı başardı. Bu denizaltı'nın içten elle idare edilen eklemli kürekler vasıtası ile hareket ediyordu.
Drebbel,denizaltısı'nın ilk denemesini gene aynı yıl İngiltere�de, Thames nehrinde yaptı. Denizaltı Thames'in altında başarılı bir yolculuk yaptıktan sonra yukarı çıkarıldı.
O tarihte,bu icat,gereği kadar önemsenmemişti. Aradan otuz üç yıl geçtikten sonra, 1653 de François De Son adlı bir Fransız,Drebbel'inkine benzeyen bir denizaltı ile başarılı bir deneme yaptı. Fakat o da gereken ilgiyi görmedi.
1720 yılında Symons adındaki bir İngiliz, eski deneylerden de yararlanarak, daha gelişmiş bir denizaltıyı denedi. Aynı tarihlerde İstanbul�da tersane mühendisleri tarafından yapılan bir denizaltı,üçüncü Ahmet'in huzurunda başarılı bir dalış yaptı.
Bütün bu denemeler, günün birinde, denizaltıların önemli işlerde kullanılabileceği gerçeğini ortaya koymuştu. Bu tarihten sonra, ufak tefek değişikliklerle birçok denizaltı yapılıp denendi. Fakat yapılanların henüz hiç biri pratikte kullanılabilecek mükemmeliyette değildi. Denizin altında kalma süreleri çok az olduğu gibi, hareket kabiliyetleri de azdı.
1776 da Amerikalı David Bushnell,daha önce yapılanlara benzemeyen daha gelişmiş bir denizaltı yapmayı başardı. Kaplumbağa adını verdiği bu denizaltının dikey ve yatay olmak "üzere iki tip pervanesi vardı. Ancak bu pervaneler elle çalıştırıldığından sürati çok azdı. Pratikte herhangi bir amaç için kullanılması düşünülemezdi.
Buharlı geminin mucidi olan Amerikalı Robert Fulton, su altında uzun süre kalabilecek bir denizaltının planlarınıv da hazırlamış,ancak tatbik sahasına koymamıştı Fulton bu havalini ancak 1800 yılında gerçekleştirebildi. "Nautilus" adını verdiği denizaltısı ile suyun altında altı saat kalarak,o güne kadar görülmemiş bir rekor kırdı. "Nautilus" suyun yüzünde yelkenle yol alıyor, suya daldığı zamansa, elle döndürülen bir pervaneden yararlanıyordu.
Fulton'un denizaltısı bütün dünyanın dikkatini çekti ve ünü, Avrupa�ya kadar yayıldı. Fulton, sonradan bu denizaltıyı Fransız imparatoru birinci Napolyona hediye etmiştir.
Artık, denizaltıların pratikte pek çok amaçlar için kullanılabileceği anlaşılmış ve bu alandaki çalışmalar hızlanmıştı. 1819 yılında, Coessin kardeşler yaptıkları bir denizaltı ile Amerika iç savaşına katılarak "Housatonic" adlı bir gemiyi hatırdılar. Ancak, bu sırada kendi denizaltıları da yaralanmış olduğundan, bir daha su yüküne çıkamadılar.
Buharla işleyen ilk denizaltı ise, 1880 yılında İngiliz W. Garett tarafından yapıldı. Ancak, bu denizaltı su altında uzun süre kalamadığından fazla bir ilgi görmüştü.
1880'i takip eden yıllarda, İsveçli mühendis Nordenfelt,188'0 de Garett tarafından yapılan denizaltı'nı geliştirerek, pratikte kullanılır hale getirdi. Nordenfelt'in denizaltısı, hiç çıkmadan suyun altında 14-15 mil yol alabiliyordu.
Elektrikle çalışan ilk denizaltı 1888 yılında Fransızlar tarafından denendi. İlk deneme başarılı oldu. "Cymnot" adlı bu denizaltının gücü 55 beygir kadardı ve saatte yaklaşık olarak 8 mil sürat yapabiliyordu. Daha sonraları bu denizaltı geliştirilerek sürati 12 mile çıkarıldı.
1931 yılında İngiliz Sir Wilkins "Nautilus" adını verdiği bir denizaltı yaparak,kuzey buz denizine kadar gitti. Sir Wilkins' in bu başarısını bütün dünya taktirle karşıladı.
Artık denizaltı yapımına bütün büyük ülkeler hız vermişti. Eskiden kişisel çabalarla yapılan tecrübelerin yerini, devletlerin finanse ettiği çalışmalar almıştı.
İkinci dünya savaşı sırasında denizaltılara dizel motorları takıldı Böylece süratleri arttırılmış oluyordu.
17 Ocak 1955 de ise nükleer güçle çalışan ilk denizaltı suya indirildi. "Nautilus" adı verilen bu denizaltı saatte 20 mil sürat yapabiliyor ve gerektiğinde hiç su yüzüne çıkmadan haftalarca denizde kalabiliyordu.
İlk Roket Ne Zaman Kullanıldı?
Parklarda ve büyük bahçelerde,geniş çimenlikleri kendiliğinden sulamak için yapılmış tesisatlar vardır. Bu tesisat, olduğu yerde durmaksızın dönen, yere yatay durumda borularla hazırlanmıştır. Devamlı olarak dönerken,bir daire biçiminde su fışkırtır. Roket atıcının çalışmasındaki temel ilke, bir bakıma bu sulama tesisatının çalışma düzenine benzetilebilir.
Söz konusu sulama düzeninde, su fışkırtıcı borunun içindeki su bir yönde fışkırır. Fışkırma gücü, boruyu aksi yönde iter. Bir rokette de,çabuk (hızlı) yanan yakıt veya patlayıcı madde, bir yönde atılım yapar. Aynı zamanda, roketi aksi yönde iter.
Yaşadığımız çağı,diğer bazı buluşların isimleriyle birlikte "roket çağı" diye de tanımlıyoruz.Roketi modern bir buluş olarak kabul ediyoruz. Oysa roket fikri çok eski bir uygulamadır. İlk roketi Çinliler bulmuş ve bundan 800 yıl önce "hava fişekleri" olarak kullanmışlardır.Çinlilerle ticaret ilişkileri olan Hintliler ve Araplar,daha sonraları aynı şeyi kendi ülkelerine götürmüş, orada uygulamışlardı. Güvenilir kaynaklara göre, Batı Avrupa ülkelerinde roketle ilgili ilk kayıtlar M. S. (İsa'dan sonra) 1256 yılına rastlamaktadır.
Roketin savaş alanında ilk uygulaması, alevli okların kullanılması şeklinde olmuştur. Bunlar düşman kalelerinin yanabilecek kısımları nişanlanarak atılıyordu. Askerler ve denizciler, roketten işaretleşme aracı olarak da yararlanmışlardır.
1802 yılında İngiliz ordusunda bir yüzbaşı, Hindistan'da İngiliz birliklerine roketlerle nasıl saldırıldığına ilişkin bir yazı okumuştu. Bu yazı,aynı şeyin İngiliz ordusunda kullanılabileceği fikrini verdi. Yapılan denemeler başarıyla sonuçlandı. Çok geçmeden, Avrupa ülkelerinin çoğunun ordusunda aynı şey kullanılmağa başlamıştı. Tez zamanda Birleşik Amerika da onları izlemekte gecikmedi.
Avrupa'da, Napoleon'un yenilgiye uğradığı Leipzig Savaşında, roketler büyük ölçüde kullanıldı. Birleşik Amerika'da ise, Baltimore Limanında McHenry kalesinin bombardımanında,İngilizler aynı silahtan yararlandılar. Birleşik Amerika milli marşının bir yerinde "roketin kızıl parıltısı" sözünün geçmesi bu yüzdendir.
19. yüzyılda,topçu birliklerine daha büyük önem verildi. Toplarda gelişmeler yapıldı. Sonraları, roket atıcılar topların yerini almağa başladı. Bunun tam anlamıyla gerçekleşmesi, 2. Dünya Savaşında, Almanların ünlü V-2 ve benzeri roketleri kullanmasıyla olmuştur.
Kibriti Kim Keşfetti?
İnsanın kendini ısıtmak, yemeğini pişirebilmek için bir ateş yakma isteği,bütün çeşitleriyle kibriti bulmasında çıkış noktası olmuştur.
Mağara adamı,belki de tesadüfen çaktığı taşlardan doğan kıvılcımla kuru yaprakları tutuşturmayı düşünmüştü. Ondan binlerce yıl sonra,Romalıların bu konuda pek gelişme kaydetmediklerini görüyoruz. İki taşı birbirine sürtüştürüyor ve kükürtle kaplanmış yarıklı bir tahtayı, meydana gelecek kıvılcımla tutuşturmaya çalışıyorlardı.
Ortaçağ'da, çakmak taşıyla kıvılcım meydana getirme işine çelik de katıldı. Kurutulmuş yosun, mantar, kömürleştirilmiş paçavra gibi şeylerden yararlanma yoluna gidildi.Bu tür maddeler kolaylıkla ateş alıyorlardı.
Modern anlamda kibrit, fosforun çok düşük ısıda ateş alan bir madde olduğunun bulunmasıyla sağlanmıştır sanıyoruz . 1681 yılında, Robert Böyle adında bir İngiliz, çok ince bir tahta parçasına önce sülfür uygulayıp, sonra sülfür-fosfor karışımına batırdı. Kibrit öylesine kolay ve çabuk ateş alıyordu ki, buluşu pratik kullanışlar için hiç elverişli değildi.
İngiltere'de ilk pratik kibrit John Walker adında bir eczacı tarafından yapılabildi. 1833 yılında, Avusturya ve Almanya'da sürtmeyle yakılan, fosforlanmış uçlu ilk kibritler yapıldı.Gene de çözümlenmesi gereken bir sorun vardı. Beyaz veya sarı fosfor son derece tehlikeli bir maddeydi. 1906 anlaşmasıyla, kibrit yapımcıların bu maddelerle çalışmaları yasaklandı
En sonunda zehirli olmayan bir kırmızı fosfor ortaya sürüldü. Bu tür fosfordan yararlanarak yapılan kibritler sadece özel olarak hazırlanmış bir yüzeyde yanıyorlardı.l844 yılında İsveç'te piyasaya sürülen kibritler işte bu türdü.
Kibritin baş kısmına gerekli bütün kimyasal maddelerin uygulanması yerine, kutunun sürtme yüzeyine kırmızı fosfor sürülmesi cihetine gidildi. Böylece, kibritin sadece sürtme yüzeyinde yanması "güven" altına alınmış oluyordu.
2. Dünya Savaşı esnasında Pasifik tropik bölgelerinde savaşan askerler,bilinen kibritlerin rutubet yüzünden kullanılamamasından yakınıyorlardı. Raymond Cady adında biri ,kibritler için öylesine bir kaplama maddesi buldu ki,sekiz saat su içinde kalan kibritler bile kolaylıkla yanıyordu.
Kopernik Kimdir?
Sabah erken kalktığınız vakit,güneş doğuda yükselmiş görünür. Akşamüstü de batıda alçalmıştır. Güneş gerçekten olduğu yerden hareket etmiş midir acaba? Güneşin görüldüğü yerin sabah ve akşamüstü farklı olması, bu sorunun " evet" diye cevaplandırılmasını gerektirmektedir. Fakat Polonyalı bir astronom bunun böyle olmadığını,çok kimsenin inandığı gibi güneşin dünya çevresinde dönmediğini ispat etmiştir.
1499 yılında Kopernik henüz 26 yaşındayken,Roma Üniversitesinde astronomi profesörüydü. Beş üniversitede öğrenim yapmış çok zeki ve bilgili bir gençti. Tıp ve hukuk fakültelerinden de mezun olmuştu. Yani aynı zamanda bir doktor ve bir hukukçuydu. Derslerine,1350 yıl önce yaşamış eski bir Yunanlı yıldız bakıcısının, Ptoleme'nin teorileriyle başladı.
Öğrencilerine, "bütün evren dünyanın çevresinde döner" dedi. Ancak,Ptoleme'nin teorisini öğretmesine rağmen, Kopernik'in aklı bu teoriye karşı çıkıyordu. Gerçekten böyle olmamasına inanması için nedenler vardı.Yıldızlar,güneşten ve aydan niçin farklı bir hızla uzaklaşmaktaydı? Yıldızların bazıları neden gökyüzünde hareket edermiş gibi görünüyordu ? Ptoleme'nin teorisinde yanıltı,yanlış olamaz mıydı?
Bu konuya derinlemesine eğilen Kopernik kendinden önce başka bilginlerin de Ptoleme'nin teorisinden şüpheye kapıldıklarını öğrendi. Bu kimseler, evrenin merkezinin dünya değil,güneş olması gerektiğini düşünmüşlerdi. Fakat hiçbiri kesin deliller sürememişti ortaya. Kilise ve bilim dünyasının büyük bir kısmı, Ptoleme'nin teorisinin doğruluğunu, geçerliliğini kabul ediyordu.
Kopernik, doğruluğundan şüphe ettiği,hatta yanlış olduğuna inandığı şeyleri öğrenmekten vazgeçti.Kendini tam anlamıyla astronomi ilmine adayacaktı. Bir rahip oldu.Polonya'da Frauenberg adındaki küçük bir dağ köyünün kilisesine atandı Bir rahip olarak dini görevlerini yapıyor, bir doktor olarak da köydeki hastalarla ilgileniyordu. Üç kilometre ötedeki nehirden köylülerin evine su gelmesini sağlayan bir baraj tasarısını gerçekleştirdi. Polonya hükümeti için yeni bir para sistemi düzenledi. Çok kullanışlı bir takvim hazırladı.Bütün bunları yaparken, teleskop henüz icat edilmemiş olduğundan,çıplak gözle gökyüzünü gözlemekten de geri kalmıyordu. Kilise kulesinin çatısında delikler, yarıklar açmıştı. Karanlıkta oturup,yıldızların gökyüzünde ne kadar hızla hareket eder gibi göründüklerini gözlüyordu.
Böylece, gözlemlerinin titiz ,dikkatli kayıtlarını tutmağa koyuldu.Gördüklerinin matematik formüllerle izahına çalıştı. Yavaş yavaş,gerçeğin ayrıntılarını bir araya getiriyor, bir bütün halinde birleştirmeğe çabalıyordu.
Bu çabaların sonucu,Kopernik teorisinin meydana gelişi olacaktı.Söz konusu çalışmalar, Kopernik'in yaklaşık olarak kırk yılını aldı. Sonunda,Ptoleme'nin teorisinin yanlış olduğunu ispatlayacak bilgi ve delillere sahipti.
Teorisini şöylece açıkladı:Evrenin merkezi güneştir,Dünya da güneşin çevresinde dönen bir gezegendir. Gezegen kelimesi, aynı zamanda Latince bir kelimeden geliyordu.
Güneşin çevresinde, dünyadan başka gezegenler de vardı. Onlar da güneşin çevresinde dönmekteydiler.Kopernik,bu gezegenlerden beşini biliyordu. Utarit, Zühre, Merih, Müşteri, (Jüpiter) ve Satürn (Zuhal).
Geri kalan diğer üç gezegen,Uranüs, Neptün ve Plüto gezegenleri çok sonraları keşfedildi. Bu dokuz gezegen, Latince "güneş" anlamına gelen "Solar" deyiminden kaynaklanan "Solar sistemi"ni,yani "Güneş Sistemi"ni oluşturuyordu.
Kopernik, dünya her yıl güneşin çevresinde dönerken, aynı zamanda hızla kendi ekseni üzerinde de döndüğünü ortaya koymuştu. Dünyanın bulunduğumuz kesimi güneşe yakınken "gündüz" olur. Güneş ışığından öteye geçtiğimizde de, "gece"dir. Bu kısa tur 24 saat alır. Bir gün ve gecenin bütünlenmesi de 24 saattir.
Aya gelince, Kopernik bu konuda Ptoleme ile aynı fikirdeydi. Dünya güneşin çevresinde dönerken, ay da dünyanın çevresinde dönüyordu.
Kopernik, çok ciddi ve önemli yanlışları düzelten gerçeklerle ilgili bir eser hazırladı. Fakat bunu yıllarca masasının çekmecesinde muhafaza etti. Herkesin kendine güleceğini,eski inanca bağlı kiliseyle uyuşmazlığa düşeceğini biliyordu. Ancak 1543 yılında, ölümüne yakın bu kitabı bastırmağa karar verdi. Ölümünden az önce,bu kitabın bir kopyası başucundaydı. Yetmiş yaşında, felçli ve yarı körleşmiş olduğundan,ne yazık ki bu eseri görebildiği bile şüpheliydi.Oysa hemen hemen bütün hayatını bu eserin, onun kapsadığı gerçekleri ortaya çıkarmanın yoluna harcamıştı.
Kömür Nasıl Oluşur?
Dünyanın uzun tarihi boyunca, kömür değişik dönemlerde oluşmuştur. Kömürün oluşmasında en büyük dönem, Amerika'da bulunan bir bölgenin adıyla "Pensilvanya Dönemi" diye isimlendirilir. Bu dönem bundan 250 milyon yıl önce başlamış ve -35 milyon yılda sona ermişti.Öteki kömürlerin çoğunun oluşma dönemleri, 1 milyon ile 100 milyon arasında değişen zamanlar öncesine rastlar. Bu dönemlerde neler olmuş ve kömür nasıl oluşmuştur hiç düşündünüz mü?
Kömür toprağın derinliklerinde ve genişliği kilometrelere ulaşan düz tabakalar halinde bulunur.Bazen,öteki kaya tabakaları arasında 3. 5 metreyi aşan bir kalınlıkla gömülüdür.Basit,kısa ve özlü bir tanımlamayla,kömür,milyonlarca yıl önceki dönemlerde,sıcak ve rutubetli iklimlerdeki bataklık ormanlarda büyüyen eski ağaç ve bitkilerin kalıntısıdır.
Bu bataklık ormanlarda süratle büyüyen çalılıklar ve eğreltiotu türünden dev yapılı bitkiler vardı.Zamanla bunlar ölmüş ve bataklığın durgun sularına gömülmüştür.
Bataklığın durgun suları, onları çürüyüp bozulmaktan korumuş,havayla temaslarını önleyerek yok olmaktan kurtarmıştır. Bakteriler ağaçların bazı kısımlarını değiştirmiş, bu kısımlardan bazı gazlar intişar etmiş (yayılmış) ve geride çoğu karbon olan,kara bir karışını kalmıştır.
Çok uzun yıllar önceki hızlı, büyük kara parçalarını örten bitkisel gelişim, bitkilerin kalınlığı metreleri bulan tabakalar halinde çürüyüp bozulmalarıyla sonuçlanmış, yer kabuğunun giderek incelmesi, bu tabakaların çamur ve kumla kaplanmasına sebep olmuştur. Çürümüş,bozulmuş bitki tabakalarının üzerini kaplayan çamur ve kumun basıncı da,bunların yapısındaki sıvının büyük bir kısmını emmiş, geride zamanla sertleşip kömüre dönüşen, yoğun, çok kıvamlı kitleler bırakmıştır. Aslında bu oluşum defalarca tekrarlanmış,çökmüş,posamsı tabakanın su yüzeyine yaklaşacak kadar birikimiyle yeni bataklıklar meydana gelmiştir.
Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi ,ağaçların kömüre dönüşümü binlerce yıla sığan bir işlem sonucudur. Bazı bölgelerde elde edilen kömür kitlelerinde eğreltiotu türünden, çok uzak geçmişe ait bitki kalıntılarının,fosilleşmiş ağaç kök ve kütüklerinin açık seçik görülebilmesi,kömürün oluşumunun ve aslının açıklanması bakımından fikir vermek için yeterlidir.
Meteoroloji Nedir?
Atmosferin bütün şartları "hava durumu" diye tanımlanır. Sıcak-soğuk,kuru-yağışlı,güneşli-bulutlu, rüzgarlı veya durgun, ne olursa olsun, "hava durumu" söz konusudur. Hava durumu günden güne değişir ve bu değişimlerin bir yıl içindeki topluca etkileri "mevsim"leri oluşturur.
Havadaki değişikliklere sebep olan nedenler çeşitli ve gerçekten çok karmaşıktır. Fakat bu konuda en büyük, en önemli etken "güneş" tir. Güneşin sıcaklığı suyu buharlaştırır ve havayı ısıtır. Böylece, gökyüzünde su buharını taşıyan sıcak hava akımları yükselir. Havanın soğumasıyla, havadaki su buharı yağmura,daha şiddetli ısı düşmelerinde kara dönüşür. Bunlar tedricen (yavaş yavaş) veya birden (şiddetli) olur. Şiddetli olduğu zaman "fırtına" lar meydana gelecektir.
İngiltere'de yaklaşık olarak 200 "meteoroloji" istasyonu vardır. Meteoroloji istasyonları havanın izleme, hava durumları hakkında raporlar verme ve yakın hava değişikliklerini duyurma işiyle görevlidir. Başka türlü söylemek gerekirse, yakın bir yağmur beklendiğini, fırtına çıkacağını, don olacağını,güneş açacağını,ısının yükseleceğini bilimsel yollarla önceden kestirir ve çeşitli yollardan (gazete,radyo, televizyon gibi) bütün ülkeye duyururlar.
Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, "meteoroloji", hava durumlarını inceleyen, değişimleri izleyen, çeşitli belirtilerden yararlanarak "havanın nasıl olacağı"na ilişkin tahminler yapan bilim dalıdır.
Meteoroloji istasyonları ve buralarda çalışan uzmanlar, işlerini yaparken bilimsel yöntemlerden, teknik araç ve gereçlerden yararlanırlar. Hava balonları, son derece duyarlı, ayrıntılı barometreler,çeşitli gözlem ve ölçü gereçleri bunların arasındadır.
Meteoroloji uzmanlarının titiz bir dikkatle inceledikleri haritalar, onlara çok şey gösterir. Hava basıncının eşit olduğu yerleri,yerel (mahallî) rüzgarların estiği yönü, bulutlu veya güneşli gökyüzü kesimlerini,yağmurlu ve kar yağışlı çevreleri,hava basıncının normalden yüksek ve alçak olduğu bölgeleri bu haritalardan tespit ederler.
Haritaya bakan meteoroloji uzmanı,yakın hava durumu değişimlerine ilişkin tahminlerde,yorumlarda bulunabilir. Alçak basıncın fırtınayı işaret ettiğini bilir. Yüksek basıncın açık ve güzel havayı gösterdiğinin bilincindedir.
Meteoroloji uzmanlarının yararlandığı bu haritalar ise,daha yukarda değindiğimiz bilimsel yöntemler, teknik araç ve gerçeklerin izlenimleri, gözlemleri,tespitleriyle hazırlanmaktadır.
Mikrop Nedir?
Binlerce yıllık varlığı boyunca, insan hastalıkların nedenini bilmeksizin yaşamıştır. İlkel insanların bu konuda kendilerine has "izahları" v






|
|
 |
nagix
maraşlı genç
Para Puan: 13010
|
 |
Üye No: 80
Katılım: Nov 2007
Mesajlar: 1,950
Grup: Süper Moderator
 |
|
|
|
Teşekkürleri 10
116 Konusunda 77 Teşekkür
LeVeL: 36
Enerji: 0 / 890
Kudret: 650 / 2,799
Deneyim: 61%
|
RE: en büyük genel kültür arşivi-bak bak bitmez
Hayvanlar Güler Veya Ağlar Mı?
Bir kedi veya köpek besliyorsanız ,zamanla ona adeta bir insanmış gibi bağlanabilirsiniz. Daha ötesi,bazen onu gerçek bir "insan"mış gibi hissedersiniz. Böyle hissetmenizin sebebi, onun çeşitli ve değişik yollardan bazı şeyleri ifade edebilmesidir. Ağlamak,gülmek gibi insanlara has şeyleri, değişik bir şekilde onda da görmenizdendir.
Aslında böyle bir durum söz konusu değildir. Ağlamak ve gülmek,belirli hissi durumları ifade için insanlara has davranışlardır. Hayvanlarda böyle bir şey yoktur. Bazı durumlarda hayvanların da sızlandığını,bununla ilgili,bunu açıklayan sesler çıkardığını biliriz. Mesela canlarının yandığı zaman böyle yaparlar. Fakat insanda gözyaşlarıyla beraber olan ağlamak, hayvanlar için söz konusu olamaz.
Bunun nedeni ,hayvanların gözlerinden yaş gelmeyişine yorulamaz.Bir yaratığın ağlayabilmesi,düşünebilen,çeşitli şartlara ve durumlara göre, o şart ve durumların gerektirdiği duyguların doğmasına,bunları duyabilmesine uygun bir yapıda olmasına bağlıdır. Çocuklar bile,düşünmeyi,hiç değilse hissetmeyi öğrendikten sonra ağlamaya başlarlar.Bebeklerde ağlama diye bilinen şey, aslında tamamen fizikseldir. İç güdülerle olur. Başka türlü söylemek gerekirse,bir bebek sadece bağırır. Ağlamaz.
Ağlamak,konuşmanın yardımcısıdır. Duygularımızı ifade etmek için sözün yetersiz kaldığı yerde ağlarız. Bu,duygularımızı açığa vurmak için kendiliğinden olan,istesek de önleyemeyeceğimiz bir şeydir. Bir reflekstir.
Bunun gibi,gülmek de sadece insanlara mahsustur. Bazı hayvanlar gülüyormuş izlenimi verebilir. Fakat bunun insandaki gülmekle ilgisi yoktur. İnsanin gülmesinde akılla ilgili, bir çıkış noktası mevcuttur. Oysa hayvanlar bundan yoksundur.
Sözgelimi,bir şakaya,anlatılan bir fıkraya güleriz. Gene bunun gibi,gülünç bir görüntü bizi güldürür. Yani gülmemiz için duygusal, akılla ilgili nedenler olması gerekir. Çok küçük,incecik şemsiyeli şişman bir adam bize gülünç görünür. Bir palyaçonun yaptıkları gülünç gelir. Mizah yazıları, anlatılan bir fıkra da aynı tepkiyi yaratır.
Ruhbilim uzmanları,gülmenin sosyal bir şey olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa hayvanlar için "sosyal" kavramı yoktur, düşünülemez.
Piranha Nedir?
Piranha, Venezüella'nın orta kesimlerinden kuzey Arjantin'e kadar olan bölgedeki büyük Güney Amerika nehirlerinde yaşayan kıyıcı,son derece tehlikeli bir balıktır.
Aslında, Gharacin (Şarakin) diye isimlendirilen tatlı su balığı ailesindendir. 45 santime kadar büyüyebilir ama ,genellikle 32-35 santim arasındadır. Piranha balığının başı büyük, dişleri ustura ağzı keskinliğindedir. Üst çenede testere ağzı görünüşündeki dişler, ağız kapandığı zaman alt çenedeki dişlerin aralıklarına oturur. Dişlerin keskin yüzleri birbirine karşıdır. Böylece,her çift diş küçük birer makas gibi kesme, parçalama görevini yerine getirir. Piranha'lar binlerce balıktan oluşan guruplar halinde yüzerler. İnsan da dahil,nehire düşen veya nehire girmek gafletinde bulunan her canlıya saldırır, bütün etini yiyerek sadece iskelet kısmını bırakırlar.
Sivrisineğin Isırışı Niçin Kaşındırır?
Belki aynı sözü siz de kim bilir kaç kez duymuşsunuzdur."Genellikle her türlü yaratığın dişisi erkeğinden daha öldürücü,hiç değilse daha tehlikelidir". Aynı söz sivrisinekler için de söylenebilir. Çünkü sadece dişi sivrisinek kan emer. Dişi sivrisineğin yapısı buna göredir. Keskin,parçalayıcı,gagamsı bir çıkıntısı ve emme borusu vardır.Bir dişi sivrisinek insanı ısırdığı zaman, kanına zehirli bir sıvı şırınga eder. Bu zehirli sıvı da belirli bir acıya ve kaşıntıya sebep olur.
Sivrisineğin ısırmasından sonra ikinci derecede rahatsız edici şey, devamlı vızıltısıdır. Sivrisinek için bu vızıltı çok önemlidir. Bir bakıma eşine çağrı anlamına gelir. Dişi keskin,tiz bir sesle vızıldarken, erkek de kanatlarını titreştirerek derin, alçak ve daha boğuk bir ses çıkarır.
Sivrisinek dünyanın hemen her bölgesinde bulunur. Nerede olursa olsun, suya,özellikle durgun, hiç değilse akıntısız suya yakın çevrelerde yaşar. Dişi sivrisinek, yumurtalarını su birikintilerinin,bulanık suyu olan havuzların,yağmur suyu için konulmuş varillerin yüzeyine depolar. Dişinin yumurtladığı yumurta sayısı 40 ile 400 arasında değişir. Yumurtalar tek veya düz bir kitle meydana getirecek şekilde bitişiktir.
Bir hafta sonra, küçük ve ayaksız larva yumurtadan çıkar. Bu larva, suyun yüzünde kıvranarak hareket eder. Su altında soluk alamadığı için genellikle suyun yüzünde bulunurlar. Soluk almaları kuyruklarında bulunan solunum tüpüyledir. Büyüyen, gelişen larva kılıfımsı derisinden sıyrılır. Yada tüyleri dökülür.Dördüncü kez tüy dökümünden sonra, "pupa" diye tanımlanan halini almıştır. "Pupa" vaktinin çoğunu suyun yüzeyine yakın yerde,sırt kısmındaki boynuzumsu görünüşte boruyla soluyarak geçirir. Pupa bir şey yemez,fakat birkaç gün sonra kılıf-deri çatlar ve tam yetişkin sivrisinek meydana çıkar.
Yetişkin sivrisinek sadece birkaç hafta yaşar. Bazı hallerde,sivrisinekler bir yıl içinde 12 kuşak (nesil)yetiştirirler.
Evliya Çelebi Kimdir?
Kendi ifadesiyle, adının "Evliyayı bi riya Mehmet Zılli bin Derviş" olduğunu belirten Evliya Çelebi, 17.yüzyılda yaşamış, Seyahatname�siyle ünlü bir Osmanlı yazarıdır. Ciltler tutan "Seyahatname�sine,bu ciltlerde çeşitli ülkelerden söz ettiğine bakılacak olursa, çok gezip dolaşmış bir "seyyah" olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
1611 yılında İstanbul'da doğan bu zeki, üslubu son derece renkli, ifadesi içtenlikle yüklü usta yazar," Seyahatname'sinde gezip gördüğü yerleri ayrıntılarıyla, ülke toplumunun yaşantısına ilişkin gözlemlerle,o çevrenin gelenek ve töreleriyle yazmıştır. Evliya Çelebi'nin "Seyahatname" sini okurken, sözünü ettiği ülkeleri kendimiz dolaşıyor,dağlarını, göllerini, yapılarını bizzat görüyor, insanlarını şahsen tanımış gibi oluruz. Dolayısıyla, Evliya Çelebi'yi "Türk röportaj yazarlarının piri" diye tanımlamak hiç de aykırı düşmez.
Gene,kendi eserinde anlattığı bir rüyaya göre, Evliya Çelebi bu rüyada kendini İstanbul'da Yemiş İskelesi yakınındaki Ahi Çelebi Camii'nde görmüştür. Caminin içi askerle ve nur yüzlü kişilerle doludur. Müslümanlığın ilk dönemindeki okçuların piri Saad İbni Ebi Vakkas da bu nur yüzlü kişilerin arasında bulunmaktadır. Saad İbni Ebi Vakkas,elini öpen Evliya Çelebi'ye,Hazreti Peygamber'in gelip namaz kıldıracağını, namazdan sonra kendilerinin mübarek elini öpmesini ve yardım dileğinde bulunmasını söylemiştir.Evliya Çelebi onun dediği gibi yapmış,Hazret-i Peygamber'in mübarek elini öpmüş, fakat "Şefaat ya Resulallah" diyeceği yerde,o an'ın heyecanıyla dili dolaşarak "Seyahat ya Resulallah" demiştir.
Evliya Çelebi'nin durup dinlenmeksizin yaptığı seyahatler ve dünya yazın (edebiyat) tarihine geçen ünlü eseri "Seyahatname", işte bu dileğin sonucu olmuştur.
Evliya Çelebi,eserinde yurt içi ve dışı yolculuklarını anlatırken, insanı şaşırtacak ölçüde içtendir. Şaşkınlıklarını, korkularını, heyecanlarını, sevinçlerini hiç gizlemeksizin mübalağaya yakın bir coşkuyla dile getirmiştir. Öyle ki, coşkulu ifadesine bakarak,anlattıklarının bazılarını hayal ürünü bulanlar,hatta "uydurma" diyenler bile çıkmıştır. Çelebi'nin ilk yurt dışı gezisi Kırım'adır. Bu seyahatinde bindiği gemi batmış, Evliya Çelebi fena halde korkuya kapılarak bir daha Karadeniz'de seyahate tövbe etmiştir.
İstanbul'a döndükten sonra Gümrük Emini Ali Ağa'ya imam olmuş, bir süre kendini zevk ve eğlence alemine kaptırmıştır. Zaten güvenilir kaynaklardan günümüze ulaşan bilgiye göre, Evliya Çelebi paraya ve güzele düşkünlüğü tutku derecesine varan bir adamdı.
İmamlığı uzun sürmeyen Evliya Çelebi, çok geçmeden gene yollara düşmüş, 1663 yılında Kara Mehmet Paşa'nın Rumeli Beylerbeyi payesiyle Avusturya Elçiliğine atandığı zaman, Beç Kalesi kapısına dayanan zengin giyimli,kalabalık maiyet arasında Evliya Çelebi de bulunmuştur.
Evliya Çelebi'nin ünlü "Seyahatname�si, 17. yüzyıldaki Anadolu, Yakın Doğu, Karadeniz bölgesi, Balkanlar ve hatta Orta Avrupa'yı coğrafyası, toplum hayatı, insanları ve töreleriyle tanımamız için büyük ve zengin bir bilgi kaynağı olmuştur.
Altın Niçin Kıymetlidir?
"Altın" diye tanımladığımız şeyin varlığını fark ettiğinden beri, insan bunu değerli saymıştır. Belki de insanlar tarafından bilinen ilk maden altındır.
İlkel insanın altına ilgi duymasının en önemli nedenlerinden biri, belki de birincisi altının katışıksız, başka şeylerle karışık olmaksızın bulunmasıydı. Parlak, kendine has sarı rengi ve ışık ışık göz alması da ilkel insani çekmiş,süs eşyaları yapmak için ona sahip olmak istemişti.
Çok kolay işlenebilen bir maden olmasının anlaşılmasıyla, altına verilen değer daha artmıştır. Külçe halindeki altın kolayca çekiçlenebilir. İnce yapraklar,çubuklar,hatta teller haline getirilmesi mümkündür. Kırılmaksızın eğilip bükülecek kadar yumuşaktır. Bu niteliklerinden ve özelliklerinden yararlanan ilkel insan,altına dilediği biçimi verebilmiştir. Daha çok eski zamanlardan beri saç tokası diye kullanılması, sonradan "taç" fikrinin doğmasına kaynak olmuştur.
Topraktan kolaylıkla sağlanabilen altının miktarı sınırlıdır. Bu nedenle, yeteri kadar altını olmayan insanlar altın karşılığında başka şeyler vermek çaresini bulmuşlardı.Böylece, altın değiş-tokuş (mübadele) niteliği taşıyan ticaret ilişkilerinde geçerli ve yüksek bir değer olmuş,çok altına sahip kimseler zengin sayılmıştır. Bir sürüdeki hayvan sayısı ne kadar çok olursa olsun, salgın hastalık onları kırabilir.Sınırsız tarlaları olan çiftçi,kuraklık yüzünden hiç ekin almayabilir. Ürünün fazlalığı, değerinin düşmesine yol açar. Oysa altın için bu tehlikelerden hiçbiri söz konusu değildir. Altın, şimdi olduğu kadar gelecek için,de geçerli, güvenilir, sağlam bir değerdir. Başka şeyleri değerlendirmek için ölçü olması da bu esasa dayanır.
Bulunuşundan nice yıl sonra para halinde dökülmesi,altına verilen değerin zamanla büsbütün arttığının belirtisidir.Altın paranın değeri, onun ağırlığına ve katışıksızlığına bağlıdır. Başka türlü söylemek gerekirse,ağırlığı ne kadar fazlaysa, kullanılan altın ne kadar safsa,altın paranın değeri o ölçüde fazla olur.
Daha sonraki yıllarda,bankacılar altını kasalarında saklamış ve bunun karşılığında alındılar (makbuzlar)vermişlerdi. Bu uygulama, hükümetlerin para sistemine temel olmuştur. Halen paranın değerinin altına göre ölçülmesi de bunun sonucudur.
Yeryüzündeki işlenmemiş,külçe ve çubuk altın mevcudunun hemen hemen yarısı, Birleşik Amerika Devletleri'nin hazinesindedir.
İlk Gazete Nerede Basıldı?
Gazete artık günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bir gazetenin yayınlanmasındaki temel amacın "haber vermek" olduğunu bilmeyen de yoktur.
Nitekim gazetenin en ilkel örneği, sadece haberlerin duyuru iması amacına dayanmaktaydı. Gelip geçen yolculardan, ya da hükümet kaynaklarından edinilen haberler toplanıyor,çok basit bir ifadeyle büyük boy bir kağıda yazılıyor ve herkesin okuması için belirli bir yerde duvara asılıyordu.
Tabiidir ki bunu gerçek anlamıyla bir gazete sayamayız. Gerçek anlamda bir gazete, dilediğiniz zaman,dilediğiniz yerde okumak için yanınıza alabileceğiniz bir şeydir. Bu açıdan bakınca,ilk gazetenin tarihi 1300 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. İşin garip yönü, kağıdı ilk yapanların Çinliler olduğu gibi, ilk gazetenin de Çin'de yayınlanmış olmasıdır. Hükümet tarafından yayınlanan bu gazetenin adı "Başkent Haberleri " anlamına "Tching Pao" başlığını taşıyordu. Söz konusu gazete sayesinde, hükümet halkı önemli gelişmelerden, herkesin duymasında, öğrenmesinde yarar olan büyük olaylardan haberdar edebiliyordu.
Eski Roma'da halk arasında dağıtılan bir gazete de "Açta Diurna" adını taşıyordu. Bunun anlamı "Günlük Olaylar" diGüvenilir kaynakların kayıtlarından bilindiği kadarıyla,en eski iki gazete bu ikisidir.
16. yüzyılda, para verip gazete satın almak yaygın bir alışkanlık halini aldı. Venedik Hükümeti, "Notizie Şeritte" yanı, "Yazılı Haberler" başlığıyla bir gazete yayınlıyordu.
Giderek gazeteler sadece bir haber duyurma aracı olmaktan çıktı. 18 yüzyılda, belirli yazarlar,politikacılar, düşünürler,gazete aracılığıyla fikirlerini yayınlıyorlardı. 1663 yılına da İngiltere'de çıkan böyle bir gazete "The Intel Ligencer" adını taşımaktadır. Haber sağlama olanakları çok ağır işlediğinden,ilk gazeteler haftada bir sayı çıkıyordu.
İlk Amerikan gazetesi ise 1690 yılında Boston'da yayınlanmıştı. Koloni hükümeti bu gazetenin yayınlanmasını tez zamanda durdurdu. Benjamin Franklin "Pennsytvania Gazetesi" adında başka bir gazete çıkardı.Söz konusu gazete 1729dan 1765 e kadar yayınlanmıştır. Kolonilerin sadece iki gazetesi olmasına karşılık, Amerikan İhtilali sırasında gazete sayısı 37'yi bulmuştu.
Dünyanın belki de en önemli gazetesi olan "The London Times" 1785 tarihinden beri çıkmaktadır.
Kauçuk Nedir? Nasıl Elde Edilir?
Bundan yüzyıllarca Önce,Güney Amerika'da, Brezilya'nın şimdi bulunduğu kesimde Amazon bölgesinde yaşayan yerliler, kabuğu baltayla kesilen bir ağacın içinden beyaz, yapışkan, süt gibi bir sıvının damla damla aktığını görmüşlerdi.
Bunu gözyaşına benzeten kızılderililer, bu ağaca kızılderili dilinde "Ağlayan ağaç" anlamına gelen "kauçi" adını verdiler. Sonradan bu sıvıyı toplayıp kurutmayı,***********na şimdiki "top"lar gibi zıplayan oyuncaklar yapmayı öğrendiler.
Amerika'ya yaptığı ikinci seyahat esnasında, Kristof Kolomb kızılderili ***********n ellerinde gördüğü bu oyuncaklarla çok ilgilendi. Aradan 300 yıl geçtikten sonra, aynı maddeyi Avrupalılar da kullanmaya başlamışlardı. Dünya piyasasındaki ilgi yoğunlaşınca,İngilizler ve Hollandalı'lar,Brezilya'nın kauçuk için koyduğu "ihraç yasağı"nı önemsemediler. Çeşitli kolonilerde aynı bitkiyi yetiştirme yoluna gittiler.
Dünyada kullanılan tabii lastik:ihtiyacının % 99'unun kauçuk bitkisi tarafından sağlandığını söyleyecek olursak, kauçuğun önemi ve "tabii lastik" diye tanımlanmasının sebebi kendiliğinden anlaşılacaktır.
Oto iç ve dış lastiği,kükürt katılarak esnekliği azaltılan sertliği artan kauçuğun "ebonit" hali,kablolar, kaplamalar, bu ham maddenin endüstri alanındaki en yaygın ve en önemli kullanılışlarıdır.
Kauçuk uzun ve ince bir ağaçtır. Sıcak ve bol yağışlı bölgelerde yetişir. Tropik bölgeler, zaman zaman esen sert rüzgarlar nedeniyle bu ağacın yetiştirilmesi için uygun bir ortam sayılmaz. Ağacın gövdesi açık renk ve düzdür. Uzunluğu ortalama 20-25 metreyi, gövdesinin çevresi de 75-100 santimi bulur. Ağaç Temmuz, Ağustos aylarında çiçeklenir. Çiçeği açık yeşil renktedir. Sıvı halindeki kauçuk sütü,ağacın gövdesi ile kabuğu arasındadır. Süte benzeyişi dolayısıyla,Latince "süt" anlamına "latex" kelimesiyle tanımlanır. Ağaç 5 yaşına kadar az kauçuk verir,en verimli çağı 7-12 yaş arasıdır. Ham kauçuk almak için, ağacın kabuğu yarılır. Buradan alınan-özel kaplarda toplanan -kauçuk sütü,aynı durumda saklanabilmek için amonyak, formaldehit ve sodyum fosfat katılarak işlem görür. Kauçuğun ayrılması, ayrıştırılması amacıyla, belirli yerlerde bol duman verecek ateşler yakılır. Uzun sopalara tutturulmuş levhalar,kauçuk sütüne batırıldıktan sonra dumana tutulur. Levhadaki kauçuk 20-30 gram kadar olunca,kesilip levhadan alınır. Bir süre havada kurumaya bırakılır. Ardından, değişik hızlarda dönen demir silindirler arasından geçirilerek suyla yıkanır. Böylece, yassı, yüzeyi pürüzlü "krep kauçuk" elde edilmiş olur.
Esnek bir cisim olan kauçuk ısıtılınca yumuşar, 180°de yapışkan bir hal alır. 220° de erir. Damıtılması bu dereceden sonra başlar. Damıtılmadan elde edilen ürün, akıcı, yağımsı görünüşte bir sıvıdır. Buna "kauçuk yağı" adı verilir ve kauçuğun en iyi çözücüsüdür.
Havadan oksijen almak,kauçuk için en zararlı etkidir.Işık etkisi bu olayı arttırır. Kauçuğun fiziksel özellikleri, esnekliği,plastik durum alabilmesi ve elektrik akımını yalıtmasıdır.
Başka türlü söylemek gerekirse,elektrik akımı için "iletken" değildir. Bu yüzden,elektriğe karşı "izolasyon- yalıtma -tecrit" uygulamalarında geniş ölçüde kullanılır.
Mumyalar Nasıl Muhafaza Edilir?
"Mumya",ölmüş bir kimsenin vücudunun çok uzun süre hiç bozulmaksızın muhafaza edilebilen haline denilir. Mumya Arapça kökenli bir kelimedir ve "bal mumu veya katranla muhafaza edilen vücut" anlamına gelir. Bunların tekrar canlanması ancak korku Alimlerinde olabilecek bir şey'dir. Mumyanın anlamını öğrendikten sonra aklınızda belki de belirli bir soru canlanacak,Mısırlıların niçin böyle yaptıklarını merak edeceksiniz.
Bunun cevabı gayet basittir.Mısırlılar ölümden sonra tekrar dirilişe, daha doğrusu ölümden sonra da bir hayat olduğuna inanırlardı. Ölümden sonraki bu ikinci hayat için hazırlıklı olmak isterlerdi. Onlara göre, ruh insan suratlı bir kuştu. Gündüzleri mezardan çıkıp uçabilirdi. Fakat karanlığın basmasıyla, kötü ruhların korkusundan tekrar mezara dönerdi. Bu yüzden, mezara dönen ruhların yanlış bedene girmemesi için vücutların bozulmaksızın muhafaza edilmesi gerekirdi.
M.Ö.3000 yılında, Mısırlılar ölülerini çölün kızgın kumlarına ve sarılmış olarak gömerlerdi. Kum, ölülerin vücutlarını bozulmaksızın muhafaza ederdi. Daha sonraları, önemli kimselerin kayalara oyulmuş mezarlara gömülmesine başlandı. Fakat ehramlar ve kayalık mezarlar çölün kumu kadar kuru değildi .Dolayısıyla, gömülen cesetlerin bozulmaksızın kalmasını sağlayacak bir yol bulmak gerekiyordu.
Bu ihtiyacın karşılığı olarak "mumyalama" sanatı doğdu ve gelişti.
Bir insan ölünce,beyni,sindirim organları, ciğerleri çıkarılıp alınıyordu. Bunlar ayrı ayrı muhafaza ediliyor ve "kemerli vazolara " konuyordu. Daha sonraları,mumyalama sanatının gelişmesiyle,tekrar cesetlere yerleştirme yöntemi uygulandı.
İç organları çıkarılan cesetlere,tuzla özel bir işlem yapılıyordu. Tuz cesedin içine, organlardan açılan boşluğa dolduruluyordu.Çöl havasının kuruluğuyla,rutubet bu yoldan giderilmiş oluyordu. Ölünün vücudu iyice kuruyunca iyice yıkanıyor,çam ağaçlarından alınmış reçineyle ovuluyor,yüzlerce metre uzunluğunda,özel işlemle hazırlanmış bir cins ketene sarılıyordu. Bu iş 70 gün sürüyordu.
Öte yandan marangozlar mumyanın mahfazasını yapıyordu.Ölü varlıklı ve önemli bir kimseyse, birkaç muhafaza yapılıyordu. Bunların her biri sonrakinin içine sığacak boy ve yapıdaydı.Sanatçılar, mahfazaları parlak renkli boyalarla süslüyorlardı. Mezarın duvarları,ölünün hayat hikayesini anlatan metinler ve resimlerle dekorlandırıyordu. Ardından,ölmüş olan insanın hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu,ona rahatlık ve mutluluk sağlayan belirli şeylerin en iyileri hazırlanıyor, mezara konuyordu .Böylece, ölünün sonraki hayata tam anlamıyla hazır olacağına inanılıyordu.
Rüya Nedir?
Rüya görmeyen bir kimsenin varlığını düşünemeyiz. Fakat "rüya"nın ne olduğunu tam anlamıyla bilenlerin sayısı muhakkak ki pek fazla değildir. Kısa ve özlü bir tanımlamayla, rüya, beden uyku halindeyken hayatiyetini sürdürmesidir. Rüyalar,hayatımızın uykuda olmadığımız, uyanık zamanlarıyla, bu bölümlerdeki olaylar ve durumlarla benzerlikler taşır. Gene de belirgin farklar vardır. Bir rüya vazıh (açık seçik) ve canlı,ya da belirsiz veya çok eski zamanlardan kalma,çizgileri silinmiş, renkleri, siyah-beyaz tonları uçuklaşmış fotoğraflar gibi olabilir. Bazıları akla yakın, bir kısmı saçmadır. İçlerinde güzel olanlar da vardır, korkunç ve ürkütücü olanlar da. Rüya, daha ziyade görüntüler niteliğindedir. Fakat bu arada sesler de işitebiliriz. Bazı rüyalarımızda, durum ve olaylarla ilgili olarak ,düşüncelerimizin, duygularımızın bilincindeyizdir. Çoğunlukla ,uyanır uyanmaz ,görmüş olduğumuz rüyayı unuturuz. Bazen de bir rüyanın izlenimi, etkisi bütün gün boyu sürer. Hatta daha fazla da uzayabilir. Rüyaların çoğu bir kez görülür. Buna karşılık,ısrarla, tekrar tekrar görülen rüyalar vardır.
Acaba niçin rüya görürüz?Uykudayken, dış dünyadan,uyanık halimizde bizi çevreleyen alemden bir bakıma kopmuşuzdur. Aslında, Şekspir'in ünlü kahramanı ölümsüz Hamlet'in söylediği gibi "rüyasız bir uykunun çok daha iyi olacağı" muhakkaktır. Ancak, bazı zamanlar zihnimiz bedenimizle birlikte uykuya dalmaz. Bizi tedirgin eden düşüncelerimiz olabilir. Uyku halinde de tedirgin edici uyarılarını sürdüren bu düşünceler, rüyaların kaynağıdırlar. Bazı hallerde uyarılar dıştandır. Bir çalar saatin çalmasına ilişkin olarak gördüğümüz rüya gibi. Fakat uyarıların çoğu iç kökenlidir. Eğer karnımız açsa, rüyamızda çeşitli yiyecekler, şölen sofraları görürüz.Uykuyu etkileyen uyarı,sadece bedenimize ilişkin ihtiyaç ve gereksinmelerin sonucu değildir. Daha önemlileri zihnimizdeki kaynaklanır.
Sözgelimi, beş yaşında bir çocuğun,uzun süreden beri anne ve babasından bir takım gemici elbisesi almalarını istediğini düşünelim. Onlar da bunu almamış olsunlar. Çocuk, rüyasında kendini gemici elbisesiyle, açık denizlerde, korsanlarla savaşırken görebilir. Bu tür rüyaların görülmesi, tutku halindeki ve gerçekleşmeyen, yerine getirilmeyen isteklerinin sonucudur. Kısaca söylemek gerekirse,başka türlü bir açlık söz konusudur.
Rüyalar olmasa, bu tedirgin edici uyarılar belki de-daha doğrusu kuvvetli bir ihtimalle-bizleri uykumuzdan uyandıracaktı. Dolayısıyla, rüyalar bir nevi emniyet sübabı görevini yerine getirir. Tedirgin edici,köklü,tutku niteliğindeki, gerçekleştirilmemiş,bu nedenle zararlı olabilecek istekler, düşünceler için boşalma yoludur.
En basit bir rüya bile,dolu, saplantı halini almış isteklerin, özlemlerin ifadesi olabilir. Hepimizin büyük hayalleri vardır. Bilincinde olmasak da, bunları içimizde taşırız. Kimi insan milyoner olmanın, kimi yıldız bir futbolcu sıfatıyla spor aleminde parlamanın hayalindedir. Bazıları da,çeşitli nedenlerle gerçekleşmeyen duygusal bir kavuşmanın özlemi içindedir. Günlük hayat, iş-güç, sayısız gaile ve meşguliyet, uyanık halimizdeyken bu istekleri, düşünceleri, hayal ve özlemleri geri iter,onlardan ağır basar. Rüyalarımız,bu istek,düşünce,hayal ve özlemlerin doğrudan doğruya olmasa bile, dolaylı veya sapa yollardan ifade edilmesidir.
Her rüya esas bakımından iki bölümdür. (1) Rüyada görülen şeyler, (2) rüyanın gizli anlamı.
Rüyadaki görüntüler, olaylar, durumlar, rüyanın asıl mesajını taşırlar ama,bu mesaj açık değildir. Özellikle Sigmund Freud (Fröyd) ve onu izleyen ruhbilimciler, rüyaları çözümlemek, rüyaların kapsadığı gizli mesajları açığa çıkarmak için, rüyalardaki bazı sembollerden yararlanmışlardır.
Örneğin, ana ve babalar, rüyalarda kral, kraliçe gibi yüksek düzeyde yönetmen, egemenliklerini sürdüren kişiler Örneğin, ana ve babalar, rüyalarda kral, kraliçe gibi yüksek düzeyde yönetmen, egemenliklerini sürdüren kişiler olarak görülürler. Trenle yapılan bir yolculuk esnasında trenin karanlık,sonsuz bir tünele girmesi,yokluk,ölüm korkusunun, buna ilişkin saplantı halindeki düşüncenin belirtisidir.
Serap Nedir?
Çölde susuzluktan ölmek üzere bir adam düşünün. Olduğu yerden ötelere doğru bakıyor ve yüzü güneşin parlak ışıklarını yansıtan,çevresi ağaçlık bir göl görüyor.Son bir çabayla, o yönde ilerliyor ama,gölün ve çevresindeki ağaçların görüntüsü ansızın kayboluyor. Güçsüz adımlarla, düşe kalka vardığı yerde kızgın kumlardan başka bir şey yoktur.
Söz konusu adamın uzaktan gördüğü şey sadece bir seraptır. Çölle ilgili şeyler okuyanlar,bu konuda filmler görenler, "serap" diye tanımlanan bu görüntüyü bilirler. Fakat bir serabın ne olduğunu, hangi nedenlerle görüldüğünü de bilirler mi acaba?
Serap, atmosferdeki belirli şartlar yüzünden tabiatın gözlerimize oynadığı bir oyun,bir aldatmacadır. Bu konuda daha ayrıntılı açıklamaya girişmeden önce, baktığımız herhangi bir şeyi,o nesneden gözlerimize yansıyan ışık huzmeleri (ışınlar) sayesinde görebildiğimizi belirtelim.Genellikle,bu ışınlar gözümüze doğru bir çizgi halinde ulaşır. Bu yüzden, belirli bir uzaklıktan baktığımız zaman sadece ufkun üzerindeki şeyleri görürüz.
Şimdi de atmosferin ışık huzmeleri (ışınlar) ile oynadığı oyuna gelelim. Bir çölde, toprağın üzerindeki yoğun bir hava tabakası (katı) bir ayna niteliği gösterir. Ufuk çizgisinden aşağıda kalan herhangi bir şey,bizim görüşümüzün dışındadır. Fakat ondan gelen ışınlar bu yoğun hava tabakasına vurduğunda, oradan yansıyarak gözlerimize düşer. O şeyi ufuk çizgisinin üzerindeymiş gibi görürüz. Gerçekte,gözlerimizin göremeyeceği şeyleri "görüyor" durumundayızdır. Gökyüzünün uzak bir kesimi bu hava tabakasından "ayna" ile yansıdığında bazen bir göl görünümü alır ve bir serap görmüş oluruz.
Güneşin ortalığı yakıp kavurduğu çok sıcak bir gün bir tepenin doruğuna yaklaştığınızda, ilerdeki yolu ıslakmış gibi görebilirsiniz. Bu da bir seraptan başka şey değildir. Gördüğünüz, aslında yolun üzerindeki sıcak hava tabakasında kırılan ve gökyüzünden gelen ışıktır.
Denizde de serap olabilir. Çok uzaklarda,gökyüzünün teşkil ettiği fonda yol alan gemiler görebilirsiniz. Bunun nedeni, suyun yüzeyine yakın soğuk havayla, üzerindeki sıcak hava katlarıdır. Ufuk çizgisinin ötesindeki gemiler, onlardan gelen ışık dalgalarının sıcak hava tabakasında yansımasından dolayı gökyüzünde yol alıyormuş gibi görülürler.
Tarihin kaydettiği en ünlü serap olaylarından biri,Sicilya'da, Messina Boğazının karşısında cereyan etmiştir. Messina şehri gökyüzüne yansımış,herkes havada asılı,peri masallarındakini andıran saraylar, şatolar gördüğü hissine kapılmıştır. İtalyanlar, efsanelerdeki bir kötülük perisinden esinlenerek bu olayı (Fata Morgana) diye isimlendirmişlerdir.
Sihirbazlığın Kaynağı Nedir?
Sihirbazlık, sihir ve büyü deyimlerini hepiniz işitmişsinizdir. Bunların ne anlama geldiği sorulursa,basit ve açık bir tanımlama yapabilirmisiniz acaba?
Sihirbazlık, mistik, sözde gizli kudreti olan sihirli kelimeler kullanmak, büyüler uygulamak suretiyle ve buyoidata-biatüstü kuvvetlerden yararlandığı iddiasıyla
sıradan kimselerin daha doğrusu sihirbaz olmayanların yapamayacakları bazı şeyleri yapmağa kalkışmaktır.
Eski Mısır, Yunan ve Roma toplumlarındaki din adamları o devirlerde hekimlik taslayanlar, insanlara kudretlerini ispatlamak, onları üstünlüklerine inandırmak amacıyla bundan yararlanırlardı.
Günümüzdeki anlamıyla sihirbazlık sadece bir sahne eğlencesi niteliğini almıştır. Sahneye çıkan sihirbaz, hünerli , ustalık kazanmış, belirli oyunlara alıştırılmış ellerini kullanır,bir takım mekanik aletlerden vs. yararlanır ve seyircileri şaşırtan, yapılabileceğini, nasıl yapıldığını akılları kesmeyen şeyler yapar. Bu oyunların ardında bir "göz boyama" olduğunu biliriz,fakat gene de eğleniriz.
Eski çağlarda, her sarayda bir sihirbaz vardı. Ya da kendilerinden yararlanmak,çeşitli amaçlarla onları kullanmak için ülkenin başka yerlerinden, hatta komşu ülkelerde ün yapmış sihirbazlar çağrılırdı. Pek ünlü olmayan sihirbazlar ,pazar yerlerinde, şehrin alanlarında numaralar yaparlardı. Bu tür sihirbazların numaraları son derece basitti. Kendilerine gerekli olan şeyleri ceplerinde taşıyabilirlerdi.
Sihirbazlık üzerine ilk kitap 1584 yılında yazılmıştır. Fakat sihirbazlığın tarihi daha yukarda da belirttiğimiz gibi çok gerilere gider.
Ortaçağda,kent kent dolaşan, hatta guruplaşarak yabancı ülkelere düzenli turneler yapan sihirbazlar görülmektedir .Bu sihirbazlar,karanlık kuvvetlerle işbirliği iddiasında değildirler artık. Başka türlü söylemek gerekirse,eski devirlerin ürkütücü, hatta dehşet salan mesleği, giderek "eğlendirici" bir nitelik kazanmıştır. Zaten hokkabazlığın çıkışı da bu esasa dayanmaktadır.
19. yüzyılın ilk yarısında,bildiğimiz, şimdiki anlamıyla sihirbazlık doğmağa başlar. Garip kılıklardan sıyrılan sihirbazlar, şık, göz alıcı gece elbiseleri, pelerinler giyerleri
Robert Houdin adındaki Fransız asıllı bir sihirbaz,modern sihirbazlığın babası sayılmaktadır. Yaptığı gerçekten akıl almaz numaraları kendi hayal gücüyle hazırladığı gibi, bu numaralar esnasında yararlandığı alet ve cihazları da bizzat yapmıştır.
Günümüzdeki sihirbazların "illüzyonist" diye tanımlanmaları, gösterilerinin tamamen aldatıcı "göz oyunları" na dayanmasının sonucudur. Havada uçan insan, ortasından testereyle kesilen kadın,her tarafı kapalı, hatta kilitli bir sandıktan, bir kulübeden kaybolan kimse, "illüzyon" denilen oyunların uygulanmasından başka bir şey değildir.
Antibiotik Nedir?
Basit ve açık bir tanımlamayla,antibiotik �mikrobik,ateşli" hastalıklara karşı korunmada ve bunların tedavisinde kullanılan ilaçlara genel olarak verilen isimdir.
Birleşik bir kelime olan "anti-biotik" deyiminde, "anti -karşı","biotik" ise "hayat" anlamına gelir. Ancak, antibiotikler sadece belirli formda,hastalıklara sebep olan bakteriler gibi organizmaların hayatına karşıdır.
Antibiotikler de belirli organizmalardan (bakteriler, küf, daha büyük bitkiler gibi) yapılmıştır.
Modern tıp için çok büyük bir yardımcı olan ve bütün dünyayı kapsayan yaygın ölçüde kullanılan antibiotiklerin gelişimi, 1928 yılında Sör Alexander Fleming tarafından "penisilin" in bulunmasıyla başlamıştır diyebiliriz.Dünyanın bütün bölgelerinden alınan toprak örnekleri,mikrobik bakterilere karşı kullanılabilecek küf ihtiva ediyor mu diye titiz bir dikkatle incelenmiştir. Günümüzde kullanılan antibiotiklerin çoğu,bu tür araştırmalarla varılan sonuçlardır. Penisilin, streptomisin, aureomisin, kloramfenikol, teramisin ve benzerlerini, söz konusu antibiotiklerin en etkili örnekleri arasında sayabiliriz.
Bazı antibiotikler, hastalığa sebep olan bakteriler üzerinde olduğu gibi vücut doluları üzerinde detoksik (zehirli) bir etki yaparlar.
Antibiotiklerin bakterilerin gelişme ve faaliyetlerini nasıl önlediği kesinlikle bilinmemektedir. Bu konudaki en yaygın inanç,bakterilerin gelişip çoğalmaları için gerekli beslenmeye engel olduklarıdır.
Bakterilerin sebep oldukları hastalıkların her biri,bu bakımdan en iyi sonuçları sağlayan özel, belirli antibiotiklerle tedavi edilmektedir. Hastalardan bazılarının bu antibiotiklere karşı aşırı ölçüde duyarlı (allerjik) olmaları halinde,hastanın bünyesinin ters tepki göstermeyeceği başka bir antibiotik uygulanır.
Bazı durumlarda antibiotiklerin uzun süre verilmesi gerekebilir. Buna karşılık,tedavi amacından ziyade sırf sorunma için alınan antibiotikler de vardır.
Antibiotiklerin bulunmasından bu yana, mikrobik hastalıklar insan sağlığı için öldürücü bir tehlike olma niteliğini kaybetmiştir denilebilir.
Bazı Kimseler Niçin Solak Olur?
Nice anne baba,***********nın solak olmasından üzülür ve bu durumun düzeltilip düzeltilemeyeceğini düşünür. Yetkili uzmanların çoğu tarafından verilen cevap "hayır" dır.
Eğer sol elin kullanılması kuvvetli bir alışkanlık,benimsenmiş bir davranışsa ve söz konusu kimse sol elini mükemmel kullanabiliyorsa, herhangi bir müdahale gereksizdir.
Genel istatistiklere göre insanların %4ü solaktır. Tarihte nice büyük kişinin solak olduğu güvenilir kaynaklardan günümüze kadar ulaşmış bir gerçek olup. bunların arasında Leonardo da Vinci'yi, Mikel Anj'ı, Büyük İskender'i sayabiliriz. Özellikle bunlardan ilk ikisinin büyük heykel ustaları olması, solaklığın zararsızlığını göstermek bakımından tartışma kabul etmez örneklerdir.
Evet,normal davranışın "sağ eli kullanmak" olarak kabul edildiği bir toplumda yaşadığımız gerçektir. Günlük hayatımızda kullana geldiğimiz çok şey bu düzene göre tasarlanmış ve yapılmıştır. Kapı tokmakları kilitler, tornavidalar, otomobiller, müzik aletleri, hatta elbiselerimizin ilik ve düğmeleri, sağ elimizin kullanılması esasına göre tasarlanmış, buna uygun yapıdadır. Dolayısıyla, solak kimseler için yeni bazı düzeltmeler, ayarlamalar yapılması gerekecektir.
Gerçekte, insanların çoğunun sağ ellerini kullanmaları belirli bir azınlığın solak olması sorununu kesinlikle karşılayacak bir cevap,bir açıklama mevcut değildir. Bu bakımdan ileri sürülen görüşlerden biri şudur: Vücut,gövde tam anlamıyla "simetrik" değildir. Yüzümüzün sağ yanı,sol yanından hafifçe farklıdır. Bu farklılık, bacaklarımızda "güçlülük" konusunda kendini gösterir. Aynı şekilde, ayaklarımızın büyüklüğü çok küçük farkla aynı olmayabilir. Kısacası,bu "simetrik olmayış" bütün gövde için söz konusudur.
Şimdi de beyine gelelim. Gövdenin olduğu gibi, beyinin de bir "sağ" ve bir "sol" yarısı vardır. Bu iki yarı aynı fonksiyonu göstermez. Beynin sol yarısının, sağ yarısı üzerinde hâkim olduğuna inanılmaktadır.
Beyinden uzantılı sinirler ense düzeyinden geçer ve vücudun aksi (öte) yönüne doğru gider. Beyinin sağ yarısı,vücudun sol yarısı üzerinde hâkimdir.Öteki yarı için de bunun aksi söz konusudur tabii.
Beyinin sol yarısı ağır bastığına (hakim durumda olduğuna) göre,bu yarının yönettiği vücudun ( gövdenin ) sağ yarısı daha güçlüdür. Daha beceriklidir. Hareket yeteneği ve kolaylığı fazladır. Dolayısıyla çoğunluk "sağ" elini kullanır. Solak kimseler için durum aksinedir. Beyinin sağ yarısı ağır basmakta ve böyle bir kimsede vücudun sol yarısı daha iyi çalışmaktadır.
Büyümemiz Niçin Durur?
Ortalama, sağlıklı bir bebek doğduğu zaman 52-55 santim boyundadır. Bunu izleyen 20 yıl içinde, boyunun uzunluğu doğduğu zamankinin üç katını aşar.
Fakat büyüme niçin hayatı boyunca sürüp gitmez acaba? Vücudu daha fazla,alabildiğine büyümekten alıkoyan nedir? İnsan vücudunda "endokrin guddeleri" adı verilen bir guddeler sistemi vardır. Büyümemizi de bu guddeler sistemi kontrol eder.
Endokrin guddeleri sistemi, boyundaki "tiroid" ,beyine bağlı "pituiteri/hipofiz",göğüsteki "timus" ve "cinsiyet guddeleri"nden meydana gelmiştir. Hipofiz guddesi kemiklerimizin büyümesini düzenler. Eğer bu gudde gereğinden fazla,normal üstü çalışıyorsa,kollarımız ve bacaklarımız çok uzun, ellerimiz, ayaklarımız çok büyük olur. Gudde yeteri kadar çalışmıyorsa, cücemsi yapılar oluşur.
Bebek büyükçe bir "timus" guddesiyle doğar.Çocukluk esnasında bu gudde daha da büyür. Çocuk 13 veya 14 yaşına vardığı zaman, gudde küçülmeğe başlar. Söz konusu gudde ile cinsiyet guddeleri arasında kesin bir ilişki vardır. Timus guddesi çalışırken, cinsiyet guddeleri küçüktür. Cinsiyet guddelerinin gelişmeye başlamasıyla, bu guddenin çalışması durur. Bir insanın cinsel yönden tam olgunluğunun 22 yaş diye kabul edilmesi bundadır. Büyüme artık tamamen durmuş demektir.
Bazen cinsiyet guddeleri çabuk gelişir ve timus guddesinin çalışması çabuk yavaşlar. Bu, insanın ortalama boydan aşağı (kısa) olduğu durumlarda görülür.Bacaklarımız vücudun öteki kısımlarından daha sonra ve onlardan daha fazla geliştiği (büyüdüğü) için,erken gelişme hallerinde bacak kısa kalır. Çok erken gelişen kimselerin çoğunluklu tıkız yapılı olmalarının nedeni budur. Napoleon bu bakımdan seçkin bir örnek sayılabilir.
Cinsiyet guddeleri çok geç gelişirse, timus guddesi çalışmağa devam ediyor demektir. Sözkonusu kimse uzamağa devam eder, ortalama boyu aşar. Aslında 25 yaşından sonra büyüme (dolayısıyla uzama) çok enderdir. Belki hafif,belli belirsiz bir büyüme yarar. Böylece, 35-40 yaşlar arasında boyumuzun en uzun olduğu düzeye varılacaktır. Bundan sonra, her 10 yılda boyumuz 1 ile l. 5 santim kısalır. Sebebi, oynak yerlerdeki (mafsallardaki) kuruma,sertleşme halidir.
Gözümüzün Yapısı Nasıldır?
İnsan gözü tıpkı bir fotoğraf makinesi gibidir. Işığın girmesi İçin ayarlanabilir bir açılışı (göz bebeği) vardır. Bir mercek ışık dalgalarını odaklaştırır, görüntünün oluşmasını sağlar. Ağtabaka da,görüntünün oluştuğu duyarlı film yerine geçer.
Her insanın gözünün yapısında,yaklaşık olarak ışığa duyarlı 130.000.000 hücre bulunur. Işık bu hücrelerden birine düştüğü zaman,hücrenin içinde hızlı bir kimyasal değişime sebep olur. Bu değişim,göz elyafında bir sinir lifini uyarır. Uyarı, görme siniriyle beyindeki "görme merkezi"ne ulaştırılan bir mesaj,bir haber niteliğindedir. Beyin mesajı alır ve çözümler. Böylece görmüş oluruz.
Göz ön tarafında hafifçe çıkıntısı olan bir küre yapısındadır. Bu çıkıntının merkezinde "gözbebeği" diye tanımlanan bir delik vardır. Gözün karanlık iç kısmına açıldığı için bu delik "siyah" görülür. Gözbebeğinden giren ışık merceğe geçer.Mercek ışığı odaklaştırır (odaklamasını yapar), göz yuvarlağının arka kısmında bir görüntü şekillenir. Fotoğraf makinesindeki duyarlı filmin görevini, burada bulunan ve "ağtabaka/retina" diye tanımlanan ışığa duyarlı hücreler yaparlar.
Gözbebeğinin çevresinde "iris" bulunur. İris, mavi, yeşil veya kahverengi olup, gözbebeğini çevreleyen, kendine has şekli olan bir halka görünüşündedir.Büyüklüğü bir fotoğraf makinesinin diyaframı gibi değişebilir. Parlak ışıkta, fazla aydınlıkta,çok küçük kasçıklar iris'i gererler.Böylece gözbebeğinin ışığa açıklığı küçülür. Daha az ışık geçer.Loşlukta, ortalığın iyi seçilemediği yerlerde, karanlıkta, gözbebeğinin açıklığı daha büyür ve fazla ışık girer.
Bütün göz küresi, "sklera" diye isimlendirilen güçlü, sağlam bir zarla çevrelenmiştir. Gözün ala (beyazı), sklera'nın bir kesimidir. Göz küresinin çıkıntı yaptığı ön kısımda,sklera saydamdır. Bu kesim "kornea" diye tanımlanır. Kornea ve iris arası,duru,tuzlu bir sıvıyla doludur. Buna da "sıvı tabaka" adı verilir. Söz konusu ara, bir mercek şeklinde,daha doğrusu sıvıdan oluşmuş bir mercektir. Gözün öteki merceği gözbebeğinin hemen arkasındadır. Yakındaki şeylere baktığınız zaman, bu mercek şekil olarak kalınlaşır. Uzak şeylere baktığınızda ise incelir.
Kalori Nedir ?
Günümüzde herkes aldığı kaloriye dikkat gösteriyor, titizlikle kontrol ediyor. Daha ileri gidilerek, bazı lokantalarda hangi yemeklerin ne kadar kalori ihtiva ettikleri bile belirtilmektedir. Kalorinin ne demek olduğunu ve vücudumuzla ilgili rolünü daha açık seçik anlamak için, genel anlamıyla "beslenme" ne demektir onu görelim.
Çağdaş bilim seviyesi bile,bir hücrenin "besini" enerjiye nasıl dönüştürdüğünü açıklayamamaktadır. Sadece bunun böyle olduğunu, yani besinin hücreler tarafından enerjiye dönüştürüldüğünü biliyoruz. Ayrıca, vücut hücrelerinin niçin belirli besinlere ihtiyacı olduğunu da izah edemiyoruz.
Halen kesinlikle bilinen,bünyemizde parçalanıp ayrışan besinin oksijenle ilişkisidir. Oksijenin buradaki rolü,tıpkı bir akaryakıt gibi "yakıcı" görevini yerine getirmektir. İşte yakıt ve yakma konusunda kullanılan ölçü, "kalori" deyimiyle belirtilmektedir.
Bir "gram kalori",bir gram (bir santilitre) suyun ısısını bir derece yükseltmek için gereken ısı miktarıdır."Büyük kalori" bunun 1000 katıdır. Yiyeceklerin enerji değerinin belirtilmesinde genellikle "büyük kalori" ölçüsü kullanılır.
Y | |